Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Suriyeli mültecilere karşı ırkçı politikalarla büyüyen pogromlar

Bu içeriği paylaş:

30 Haziran 2024 akşamı Kayseri’de Suriyeli bir mültecinin beş yaşındaki bir çocuğa cinsel istismarda bulunduğu iddiası üzerine kent yangın yerine döndü. Suriyelilere ait evler, işyerleri ve arabalar linççi kalabalık bir güruh tarafından yakılmaya ve yıkılmaya başladı. İktidardaki AKP’nin sakinleşme çağrılarına karşın, olaylar Konya, Antalya, Hatay, Gaziantep, Antalya, İstanbul gibi diğer kentlere sıçradı. 3 Temmuz’da Antalya’da 17 yaşındaki Suriyeli bir çocuk, 15-17 yaşlarındaki üç kişi tarafından yolu kesilerek bıçaklanarak öldürüldü. Suriyelilere yönelik saldırılar nedeniyle şimdiye kadar 500’e yakın kişi gözaltına alındı. Ardından bu kez Suriye’nin Afrin, İdlib, Azez, Cerablus, El Rai ve Marea gibi yerlerde tırlar, askeri üsler, valilik binası, hizmet kurumları ve Türk bayrakları hedef alınarak bu saldırılara karşılık verildi. Son birkaç gündür sokağa yansıması durmuş olsa da, gerilim sürüyor. 

2011 yılında Suriye İç Savaşı ile başlayan göçle, resmi verilere göre 3,2 milyon Suriyeli Türkiye’ye sığındı. Bu kişiler çıkarılan özel bir yasa ile “geçici koruma altındaki Suriyeliler” kategorisinde değerlendiriliyorlar ve izin verilen kentlerde çalışma izinleri birer yıl uzatılarak yaşayabiliyorlar. Diğer yandan, Türkiye’nin Suriyelilere yönelik değişken politikası nedeniyle kaçak Suriyelileri de dahil ederek, rakamın 3.2 milyonun çok üzerinde olduğu sürekli olarak dile getiriliyor. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, sadece İstanbul’da 2.5 milyon mülteci olduğunu ifade ediyor. 

Gerçek veriyi bilemesek de muhtemelen Türkiye toplam nüfusunun %10’una yaklaşan mültecilere yönelik herhangi bir barınma, sosyal koruma ya da ekonomik entegrasyon programının olmaması, hem mülteciler hem de mülteci olmayan topluluklar düzeyinde ciddi bir gerilim ve öfkeye neden oluyor.  2016’da yürürlüğe giren AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye’nin bir geçiş ülkesi olma iddiası da sona ermiş durumda. Avrupa Türkiye’den hem sınırın altında hem üstünde sığınmacıları tutacak şekilde gardiyanlık bekliyor. 

Ülke içinde de “sol muhalefet”miş gibi yapan Ana Muhalefet Partisi CHP, “sığınmacıların onurlu bir şekilde evlerine gönderilmesi” olarak özetledikleri bir siyaset izliyor ve “mülteci sorunu”nun ana sorumlusunun açık kapı politikası uygulayan AKP olduğunu ileri sürüyor. AKP hükümeti ise özellikle son günlerde Kayseri’de başlayan ve diğer şehirlere de yayılan “vandallığın” nedeninin, CHP muhalefetinin sorumsuz ve kışkırtıcı tavırları olduğunu iddia ediyor.    

Adalet Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre; “meydana gelen olaylar sonrası sosyal medya platformu X üzerinden yaklaşık 79 bin hesaptan, 343 bin paylaşım yapıldı. Paylaşım yapılan hesapların %37’sinin bot; paylaşımların %68’inin ise provakatif amaçlı ve negatif olduğu tespit edildi”. Bu verilere dayanarak, Kayseri’de başlayan linç girişiminin yayılması için bilinçli olarak müdahale edildiğini ileri sürebiliriz. Ancak bu gibi bir gerilimden AKP’nin beslenmeyeceği açık. AKP, Suriye’den çekilme, çekilmeme; Rusya ve ABD’nin her ikisinin birden çıkarlarını koruma, Suriye’de şu anda ​​Afrin, el-Bab, Azez, Cerablus, Cinderes, Rajo, Tel Abyad ve Resulayn gibi şehirler dahil olmak üzere 1000’den fazla yerleşim biriminde kontrol altında tuttuğu toprakları Esad rejimine bıraktığı takdirde selefist-cihatçıların kaçış noktası olma gibi pek çok düğümü barındıran bir sorun yumağı ile karşı karşıya. Diğer yandan, CHP de yerel seçimlerden 41 yıl sonra birinci sırada çıkmış bir parti olarak ülke içinde gerilimin tırmanmasını tercih etmez. 

Diğer yandan, manipülasyona açık bir kitlenin varlığı ve ekonomik kriz derinleştikçe yoksullaşan kesimlerin suçu daha ucuz, güvencesiz, kaçak çalışmak zorunda bırakılan Suriyelilerde bulduğu da açık. Bu durumda mülteciler AKP hükümeti için de ekonomik kriz karşısında biriken öfkeyle ilgili bir hava yastığı görevi görüyor. 

Diğer yandan orta sınıf, laikçi, beyaz Türkler de yaygın olarak konuya bir Arap-Müslüman nefretiyle yaklaşıyorlar. CHP de hem kendi içindeki güçlü  ulusalcı kanadı nedeniyle, hem de bu kesimlerin oyuna talip olduğu için sürekli olarak bu ırkçı söylemlerin değirmenine su taşımakla meşgul.  

Pogroma AKP koalisyon ortağı olan aşırı milliyetçi MHP’nin katılımının kapsamını tartışmak da önemli. Suriyeli mültecilere karşı sokaklarda bu ara popüler olan bozkurt işareti yapan birçok MHP sempatizan ve üyesinin varlığını gözlemledik. Bu açıdan, olayların Ülkü Ocakları’nın eski başkanı Sinan Ateş’in 17 ay önce Ankara’da yine Ülkü Ocakları üyeleri tarafından öldürülmesi davasından sadece birkaç gün önce meydana gelmiş olduğuna dikkat çekilmeli. Ayrıca unutmamak gerekir ki koalisyon ortağı MHP, AKP’ye “ayar vermek” için daha önce de sokak gücünü öne çıkarmıştı. 

Ancak sığınmacıların hızlı biçimde savaş sonrası Suriye’sine dönebileceği kesinlikle doğru değil. Savaş ekonomisinin devam ettiği, yeniden inşanın da yaptırımlar nedeniyle henüz gözlerden uzak olduğu bir ülkede insanların rahatça yaşayacağı, çocukların okula gideceği tarzda bir normalleşme düzeyinden söz edilemez. Diğer yandan, ailelerinin sığındığı ülkede doğup büyüyenlerin ya da Türkiye’de bir hayat kuranların geri dönmelerini istemek ne kadar doğru zaten?

Türkiye’de mülteci meselesinin bir sorun haline gelmesi ve son olarak bir pogrom girişimine dönüşmesi devletin sınır ve göçmen politikalarıyla yakından ilgilidir. Hiçbir biçimde içerici olmayan, ırk temelli bir siyaset izlemeyi tercih ederek ırkçılığı besleyen, Suriyeli mültecilere ve onların burada doğan çocuklarına bile “misafir” muamelesi yapan, böylece insanca yaşama olanaklarını sınırlayan siyasetin dönüştürülmesi için umarız ki daha fazla insanın ölmesi gerekmez. 

Bu saldırıları kışkırtan ve hayata geçirenlerin acil biçimde bulunması, tutuklanması ve “nefret suçu” kapsamında en ağır şekilde cezalandırılması gerekiyor. Yeni saldırıların önlenmesi için tüm siyasi partiler ve toplumsal muhalefetin bir arada, güçlü bir duruş sergilemesi gerekiyor. 

Bizler, devletin sınır ve göçmen politikalarından beslenen ve ırkçı saiklerle geliştirilen nefret saldırılarının durdurulması için mücadele ediyoruz. Mülteci ve mülteci olmayan toplulukları birbirine kırdıran kapitalizmdir. 

O zaman: 

Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için mücadeleye devam!

***

Bu yazının ilk versiyonu 5 Temmuz 2024 tarihinde Internationalist Standpoint dergisinde yayınlanmıştır.

Ecehan Balta

Sosyoloji eğitiminin ardından siyaset bilimi doktorası yaptı. Araştırmacı. Praksis dergisi Yayın Kurulu Üyesi. Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi Kurucu Ortağı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.