Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Yeryüzünün ve gökyüzünün savaşı: İspanya ‘36 mekân-politik mücadele, devrimin topoğrafyası ve radikal koordinatlar

Bu içeriği paylaş:

İspanya İç Savaşı’nı yalnızca iki ordunun ya da iki ideolojik cephenin askeri karşılaşması olarak okumak, tarihin en radikal mekân deneyimlerinden birini ıskalamak demektir. 1936 coğrafyası, harita üzerinde yer değiştiren cephe çizgilerinin ve soyut sınırların ötesinde devletin ve sermayenin teritoryalleştiren, mülkleştiren dikey rasyonalitesi ile tabandan yükselen anarşist bir “çitsizleşme” iradesinin estetik, siyasal ve mekânsal savaşıydı.

Bu süreç, sadece darbeci bir askeri kalkışmaya karşı verilen reaktif bir savunma parantezi değildir, aksine, çatışmaların tam ortasında, cephe gerisinin en kılcal damarlarında akan, gündelik hayatı değiştirici, düzenleyici ve kurucu yönüyle yeniden üreten süreçsel bir devrimdir. Yeryüzünü bir mülk nesnesi ya da rant enstrümanı olmaktan çıkarıp ilişkisel bir müşterek olarak inşa eden kolektif öznellikler, çatışmalar sürerken bir yandan da yeni bir yaşam tarzının anlık üretimiydi. Devrim, uzak bir gelecekte kurulacak statik bir rejim değil, o an şehrin, sokağın, bedenin ve zamanın radikal dönüşümüyle başlayan canlı bir akıştı.

Kentin Kalbinde Radikal Kırılma: Barselona’da Kurum İşgalleri ve Gündelik Hayat Devrimi

1936 Temmuz’unda Barselona sokaklarında yükselen barikatlar, yalnızca kum torbalarından ya da sökülmüş kaldırım taşlarından ibaret askeri savunma hatları olarak kavranamaz. Barikat, devletin ve sermayenin kentsel mekânı yukarıdan aşağıya parsellerle bölen, mülkleştiren ve denetleyen o dikey ve çizgili/pürtüklü geometrisine yapılmış radikal bir mekânsal sabotaj, sokağın kendi akışını yaratma iradesidir. Modern kent ise, metaların, sermayenin ve iş gücünün iktidar çizgileri boyunca kesintisiz akmasını sağlamak, egemen güçlerin ise her sokağı geometrik, yeryüzünü ise kadastral bir denetime tabi tutabilmesi için tasarlanır. Bu tasarım, kimin nerede konuşacağını, hangi bedenlerin görünmez kalacağını ve mekânın nasıl bölüşüleceğini yukarıdan aşağıya belirleyen katı bir asayiş, “polis” rejimidir. Toplumsal olanın hisselere bölünerek herkesin kendi işlevsel sınırına hapsedilmesiyle işler. Barikat işte bu dikey çizgileri kestiği, dolaşımın o rasyonalist ritmini askıya aldığı an, devletin pürtüklü uzamı radikal bir biçimde pürüzsüzleşir. Mekânın burjuva karakteri çözülür ve sokak ise onu eylemleriyle performe eden göçebe öznelliklerin iştirak alanına dönüşür.

Anarşistlerin (CNT-FAI) kontrolündeki Barselona’da yukarıda bahsedilen mekânsal sabotaj, askeri bir alarm durumunun çok ötesine geçerek gündelik hayatın mikropolitiğini dönüştüren kurucu bir toplumsal devrime evrilmiştir. Telefon Santrali (Telefónica), bankalar ve ulaşım ağları yalnızca ele geçirilmemiş, bu mekânların hiyerarşik iç mimarisi bütünüyle söküme uğratılarak yeni bir toplumsal varoluşun mekânları haline getirilmiştir. Continental, Colón ve Falcòn gibi lüks oteller kolektif mutfaklara ve halk yemekhanelerine dönüştürülmüştür. Altyapı hizmetlerinin hiçbir merkezi otoriteye ihtiyaç duymadan işçilerce işletilmesi, anarşizmin uzak bir gelecek ütopyası değil, “toplumsal yaşamın çatlaklarında ve devlet dışı ortaklıklarda her an canlı, kendiliğinden, oluşsal ve olumsal bir düzen” olduğunu mekânsal olarak tescillemektedir. Böyle bakıldığında devrim, dükkân tabelalarında, tramvayların rotasında ve sokağın ritminde her gün yeniden üretilen süreç, anda/yaşamda ve şimdi burada olandır. Hazırlanılmayacak, uzanılmayacak, bir nesne gibi karşıya alınmayacaktır. Mit ve melankoliden azade, dolaysız, temsilsiz ve aracısızdır, zamana içkin, mekâna gömülüdür.

Mezkûr mekânsal ve siyasal kırılma, kente dışarıdan gelen George Orwell’ın tanıklığında, kentsel altyapının ve ana aksların nasıl mikro-politik cephelere bölündüğünü gösteren somut bir topoğrafyaya dönüşür. Orwell, kentin can damarı olan Ramblas Caddesinin ve meydanların (Plaza de Cataluña) her bir binasının, otelinin ve sokağının nasıl politik olarak anlamlandırıldığını ve siyasetlerin nasıl yerseçtiğini aktarır. Bir caddenin bir ucu anarşistlerin kontrolündeyken, hemen yukarısındaki Hotel Colón gibi binalar veya gözlem durakları karşıt güçlerin nirengi noktası (territorial landmark) haline gelmiştir. Bu durum, mekânın homojen bir bütün olmadığını, her binanın ve pencerenin ardındaki gözün o caddeyi politik olarak yeniden haritalandırdığını kanıtlar. Devamla, teritoryal nirengi noktalarının (landmark) kentsel özneler tarafından anlık olarak işgal edilebilmesi, kentin sokağa gömülü tarihsel hafızasından bağımsız değildir. Orwell’ın ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, Barselona sokak çarpışmaları konusunda çok köklü bir geçmişe sahiptir ve tam da bu yüzden “yerel coğrafya” pasif bir arka plan değil, kitlelerin bedenine kazınmış kolektif bir reflekstir. Silahlar ateşlendiği ya da bir kriz anı patlak verdiği an, sokağın pürüzlü bilgisini (local knowledge) içselleştirmiş olan öznelerin tıpkı bir “yangın alarmında olduğu gibi çabucak yerini alıvermesi”, mekânın bizzat bir eylemciye dönüştüğünün izahıdır. Siyasetlerin caddeler üzerindeki bu anlık yerseçimi ve hareketliliği, kentsel mekânın yukardan aşağıya tasarlanan “stratejik “asayiş düzenini, tabanın mekânsal “taktik”leriyle saniyeler içinde nasıl çökertebileceğini nesnel bir biçimde ortaya koymaktadır.

Sınıfsal habitusun mekândan bütünüyle silindiği bu şaşırtıcı ve kuşatıcı atmosferde kentsel uzam baştan aşağı yeniden düzenlenmiştir: “… Ama dosdoğru İngiltere’den gelen biri için Barselona’nın görünümü şaşırtıcı ve kuşatıcıydı. İşçi sınıfının iktidarda olduğu bir şehri ilk kez görüyordum. Küçüklü büyüklü tüm binalar, fiilen işçiler tarafından zapt edilmiş ve kızıl bayraklarla ya da anarşistlerin kırmızı-siyah bayraklarıyla donatılmıştı… Her dükkân ya da kahvehanede, işletmenin kolektifleştirildiğini belirten bir yazı asılıydı. Hatta ayakkabı boyacıları bile kolektifleştirilmişti, sandıkları da kırmızı-siyaha boyanmıştı.” (sf.11) Siyasal açıdan en çarpıcı olanı ise, insanların gündelik ilişkilerindeki o derin değişimdir: “Kölelik hatta şatafatlı hitap şekilleri giderek yok oluyordu. Kimse ‘Señor’ (senyör), ‘Don’ veya ‘Usted’ (Siz) dahi demiyor; herkes birbirine ‘Comrade’ (Yoldaş) ya da ‘Thou’ (Sen) diye hitap ediyordu. ‘Buenos días’ (İyi günler) yerine ‘Salud’ (Selam) kullanılıyordu. Bahşiş… kanunen yasaktı… İnsanlar, kapitalist makinenin dişli çarkları gibi değil de, insan gibi davranmaya çalışıyorlardı.” (sf. 11-12) Gündelik hayatın o en sıradan anları, yeni bir toplumsal varoluşun kurucu edimlerine dönüşmüştü. Orwell’ın bu fenomenolojik tasviri, mekânın artık devletin yapay “kamusal” ya da sermayenin “özel” mülkiyet rejimine sığmadığını, onun, sokağı performe edenlerin ilişkisel iştirak alanı haline geldiğini göstermektedir.

Dahası, rizomatik bu ilişki biçimi o mekânı savunmak üzere kurulan askeri örgütlenmenin ontolojisinde de yeni bir yaşam formu üretmektedir. Klasik ordu aygıtının dikey hiyerarşisini, rütbe ve sınıf ayrımlarını bütünüyle lağveden bu yeni milis yapısı, mekânsal yataylığın bedensel bir uzantısı olarak görülebilir: Böylesi bir ordu, sınıfsız bir toplumun mikrokozmosu, Orwell’in gözlemleriyle milisler bu haliyle sınıfsız toplumun bir çeşit küçültülmüş örneğidir (sf. 124): Orduda rütbe, unvan, selam durmak, askeri disiplinin o kör itaati yoktur… Bir subay, bir milise emir vermez, onlar zaten yoldaştır ve ondan bir şeyi ortak amaç uğruna yapmasını rica eder; çünkü bu orduda disiplin, yukarıdan aşağıya dayatılan bir ceza sistemiyle değil, sınıfsal bilincin getirdiği karşılıklı güven ve politik kavrayışla sağlanmaktadır. “Tabiatıyla katıksız bir eşitlik söz konusu değildi; ancak şimdiye kadar gördüğümden ya da savaş zamanında olabileceğini düşündüğümden çok daha fazla eşitlik vardı.” (sf. 37) Orwell’ın tespitleri, kenti savunan gücün de hiyerarşiden arındırıldığını, böylelikle savaşın kendisinin bile yeni ve devrimci bir toplumsal varoluş biçimi olarak yaşandığını göstermektedir.

Ancak burada, bir çeşit tansiyon, ikili bir iktidar gerilimi de içerilmektedir. Devrimin ilk aylarında eski devlet aygıtının kurumları yerinde dururken, sokağın ve üretimin anarşist komitelerce yönetilmesi, mekânsal egemenliğin kimde olduğuna dair süreğen bir çatışma alanı yaratmıştır. Gün Zileli’nin perspektifinden süzülen bu içsel çelişki, devrimin kurumsal yapılarla uzlaşmak ile kendi yatay patikalarını derinleştirmek arasında verdiği o ölümcül varoluş mücadelesine işaret etmektedir: Milislerin cepheye yürüdüğü, fabrikaların kolektifleştirildiği ilk dönemde, devlet mekanizması bütünüyle felç olmuştur ve iktidar fiilen sokaktadır; fakat eski devlet aygıtı bütünüyle tasfiye edilmeyip onunla taktiksel ittifaklar kurulduğu an (burada Largo Caballero hükümetleri kastediliyor), bürokrasi mekânı yavaş yavaş ve sinsice yeniden çitlemeye başlamış, devrimci komitelerin yerini yeniden bakanlıklar, resmi kararnameler ve merkezi denetim mekanizmaları almıştır. İşbu sarsıcı durum, anarşist mekân tahayyülünün yalnızca dışarıdan ve tepeden gelen şiddetle değil, devlet formuyla -Bolşevik veya Leninist olsa bile- girilen her uzlaşmada mekânın nasıl yeniden bürokratikleştiği ve devrimin o gündelik, yaşayan dokusunun nasıl kurutulduğu gerçeğiyle de yüzleşmesini zorunlu kılmaktadır.

Bahse konu mekânsal kırılma, kentsel altyapının ötesine geçerek yüzyıllardır iktidarın simgesel üretimi, sembolü olan kutsal uzamların radikal bir biçimde dünyevileştirilmesine evrilmiştir. Julián Casanova’nın İspanya İç Savaşı’nın toplumsal hafızasındaki kurumsal yarılmaları incelerken işaret ettiği gibi, faşizmin, militarizmin ve büyük mülk sahiplerinin hegemonya merkezleri olarak şehirlerin kalbinde yükselen kiliselerin ve manastırların -anarşist tahayyülde- tam da bu yüzden mutlak’ın mekânsal tasfiyesine uğratılmıştır. Nitekim Casanova’nın aktardığı dönemsel veriler ve tanıklıklar, kutsal olanın gündelik ve seküler gerçekliğe doğru radikal bir biçimde büküldüğünü somut bir biçimde belgelemektedir: “Bütün kiliseler ibadete kapandı ve pazar yerine, mağazaya, milisler için konaklama yerine, zindana, dans salonuna, halka açık kantine ya da garaja dönüştürüldü” (sf. 101).

Egemenlerin ideolojik tahakküm mimarisi olan bu yapıların, kolektif hafızanın yakıcı öfkesiyle “yaşanan mekânlara” (lived space) dönüştürülmesi, yalnızca binaların el değiştirmesi değil, egemen sınıfların yüzyıllardır kentin silüetine ve rızanın üretimine kazıdığı simgesel üstünlüğün, yani o köklü kültürel kalelerin mekân üzerinden tersyüz edilmesidir. Halkın kendi gündelik mekânını kurması, eski dünyanın zihinsel ve kurumsal mevzilerini sokağın içinden kuşatarak Gramsciyen ifadeyle yeni bir tarihsel blok inşa etme girişimi olarak alınabilir. Kutsal uzamın bu şekilde yapıbozumu, kentsel barikatların yarattığı o özgürlükçü kırılmayı tamamlayan, mekânın katı hiyerarşisini kökten sarsan kurucu bir yıkım, infialdir.

Kuşatılmış Bir Şehrin Mekân Etiği: Madrid’de Sokak Savaşları ve Sömürge-sonrası Yarılma

Savaşın odağı Madrid’e kaydığında, mekân bu kez saf bir savunma, direniş ve gündelik varoluşun radikal koordinasyonu şeklinde yeniden üretilmiştir. Cumhuriyetçilerin politik söylemleri mekânsal olarak örgütlenerek Madrid’de binadan binaya, sokaktan sokağa örülen somut bir mekânsal bariyer karakteri kazanmıştır. Franco’nun orduları şehri kuşattığında ise Madrid’in rasyonalist kent planı yapısal olarak bozularak bir mücadele coğrafyasına, dehlizlerle örülü bir labirente dönüştürülmüştür. Sokak savaşları, kenti homojen bir idari birim olmaktan çıkarmış, her mahalleyi, her apartman dairesini kendi özyönetimini kuran çatlaklı birer direniş odağına, otonom bir uzama evriltmiştir.

Ciudad Universitaria (Üniversite Kampüsü) cephesinde, felsefe ve bilim koridorlarında çatışmalar sürerken, öğrenciler ve işçiler kütüphane raflarından, kitaplardan barikatlar inşa etmişlerdir. Sinemada Mientras Dure la Guerra gibi yapıtlara da konu olan entelektüel kafa tutuş, burada sokağın ve cephenin fiziki gerçekliğine bürünür. Bu pratik, bilginin ve mekânın Falanjist işgale karşı tam anlamıyla bedensel olarak siper edilmesi, bir direniş topoğrafyasının kurulmasıdır. Madrid’de kentsel mekân, cephe ile sivil yaşam uzamının iç içe geçtiği melez bir direniş ekolojisi haline gelmiş, kadınların lojistik komitelerdeki kurucu rolü ve mahalle meclislerinin süreğen işleyişi, kuşatmayı yeni bir toplumsal sözleşmenin mekânsal deneyimine dönüştürmüştür.

Ancak bahse konu kentsel savunma coğrafyası, İspanya anakarasını aşan, postkolonyal bir “ev sömürgeciliği” şiddetiyle yüzleşmek zorundadır. Franco, iç savaşta kullandığı askeri ve mekânsal taktiklerin tamamını Fas’taki sömürge savaşlarında öğrenmiş, Fas’ta sömürge halkını bastırmak, yerleşimleri kuşatmak ve teritoryal kontrolü sağlamak için mubah görülen o acımasız asimetrik şiddet mantığını, Fas Tugaylarını (Regulares) gemilerle İspanya’ya taşıyarak doğrudan “anakara”ya ihraç etmiştir (C. C. Seidel’den aktaran Zileli, sf. 63). Süreç tam da Stephen Graham’ın askeri şehircilik teorisinde de vurguladığı gibi, sömürgelerde denenen dikey, hukuk dışı ve asimetrik imha tekniklerinin, er ya da geç merkeze, batı kentlerine geri dönmesi dinamiğine uygun görünmektedir. Franco için Madrid ya da Barselona sokakları, Fas’ın sömürge çöllerinden farksızdır, sökülmesi, bastırılması ve tektipleştirilmesi gereken “yabancı” ve düşman bir coğrafyadır.

Bu psiko-politik kuşatmanın arkasında aynı zamanda sinsi bir mekânsal yarılma ve psikolojik kartografya hesabı yatmaktadır. Franco, Fas Tugaylarını özellikle Madrid kuşatmasının ve kentsel sokak savaşlarının en kanlı cephelerine sürerek, Cumhuriyetçi kitlelerin tarihsel hafızasındaki köklü “Mağribî istilası” korkusunu tetiklemek ve kentsel uzamı bütünüyle ırksallaştırılmış bir korku uzamına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Yüzyıllar önce Endülüs’ün kaybıyla çizilen o tarihsel-coğrafi sınırlar, kolektif travmalar ve melankoli, Franco iktidarı tarafından kentin sokaklarında psikolojik bir enstrüman olarak yeniden canlandırılmakta, sokağın yataylığı, böylece felç edilmek istenmektedir.

Söz konusu karşılaşmanın en trajik ve derinlikli siyasal katmanı ise “iç sömürge” ile “dış sömürge”nin karşılaşmasında gizlidir. Franco, Faslı yoksul köylüleri batı kapitalizminin ve kolonyalizmin yarattığı derin sömürge mülksüzleştirmesinden beslenerek devşirip birer ölüm makinesi olarak İspanya sokaklarına salmaktadır. Sokağın öteki tarafında ise, tam da bu mülksüzleştirme rejimine, yani merkezin kendi “iç sömürge” mekanizmalarına başkaldıran işçiler, işsizler, yoksullar, Madrid halkı kendi yaşam alanları için direnmektedirler. Yani batı kapitalizminin “dış sömürge” madunları, Franco bloğunun eliyle, “iç sömürge”ye isyan edenlerin üzerine radikal bir imha enstrümanı olarak sürülmüştür. Tam da bu sömürgeci şiddet sarmalıyla ve psikolojik kartografyayla iki taraflı olarak kuşatılmış olan kent coğrafyası, tam teşekküllü bir felç olma haline teslim olmamıştır. Aksine bu uzam, mutlak zaferlerin ya da kalıcı kurumların ötesinde, devlet aygıtının egemenlik alanının radikal bir biçimde kesintiye uğradığı o yoğunlaşma anlarında gelişen, yasayı ve mülkiyeti askıya alan “geçici özerk bölgelerin” yeryüzündeki en görkemli taktiksel sığınaklarından biri olmuş, Madrid Savunması ile taçlanmıştır.

Aragon: Tapu Reddi, Meclisler Uzamı ve Kırsalın Çitsiz Ekolojisi

Savaşın kentsel başkaldırısı, teritoryal çeperleri aşarak Aragon kırsalında tam anlamıyla Kropotkinci bir coğrafi kırılmaya dönüşmüştür. Kropotkin’in kent ile kır arasındaki yapay işbölümünü sarsan ve sanayi ile tarımı otonom bir bütünlükte eşitleyen -mekânsal- tezi, Aragon’da pratik karşılığını bulmuştur. Kentteki kurum işgallerinin kırdaki devamı, köyleri birbirine bağlayan ya da ayıran mülkiyet sınırlarını fiziken silmek ve feodal/kapitalist tahakkümün hukuki metinleri olan tapuları meydanlarda yakmak şeklinde tezahür etmiştir. Tapu kayıtlarının küle dönüşmesi, mekânın soyut bir rant nesnesi ya da hukuki bir pranga olmaktan çıkarılıp yeniden “yeryüzü” olarak iade edilmesidir.

Julián Casanova’nın dönemin sınıfsal kartografyasını sunarken ortaya koyduğu gibi, büyük mülk sahiplerinin egemen olduğu feodal kırsal havzalar ile sanayileşmiş kentsel merkezler arasındaki o mekânsal çelişki incelendiğinde, radikal dönüşümün maddi zemini netleşir: Anarşist komünlerin kök saldığı bu coğrafi yarılma, sadece askeri bir cephe hattı değil, mülkiyeti mekânsal bir sınır olarak dayatan latifundio rejimine karşı, toprağı sınırsız ve çitsiz bir kolektif gövde halinde yeniden üretme iradesidir.

Tam da bu noktada, Murray Bookchin’in devrimci halk hareketleri tarihini incelerken netleştirdiği o hayati ayrım sahneye çıkar. Bookchin, İspanya’daki bu kırsal ve kentsel deneyimi geçici bir kaos ya da anlık bir isyan dalgası olarak değil, kökleri derinlerde olan “özgürlükçü belediyecilik” ve doğrudan demokrasi ağının mekânsallaşması olarak okur. Bookchin’in tarihsel analizi, devrimin o anlık değiştirici ve düzenleyici yönünü net bir biçimde görünür kılmaktadır: Ona göre, İspanyol devriminde yükselen köylü ve işçi komiteleri sadece ekonomik birer üretim birimi ya da askeri savunma hücresi değildir, aksine gündelik yaşamı baştan aşağıya, tabandan yukarıya doğru yeniden inşa eden komünal otorite odaklarıdır. “Devrim gözle görülür bir şekilde köyleri, kentleri ve mahalleleri kökten dönüştürdü”: Fabrikalarda, köy meydanlarında ve mahalle meclislerinde kararlar alan kitleler, devrimi yarının soyut bir vaadi olarak ertelemek yerine, onu bugünün ekmeğinde, adaletinde, otonom idari pratiklerinde ve yeni bir “civic” (toplumsal) yaşam tarzında somutlaştırmışlardır (sf. 219-220). Bookchin’in kavramsallaştırmasında bu pratik, fabrikalardan köylere uzanan meclisler uzamının, iktidarın dikey yapısını tabandan emerek yok eden organik bir toplumsal ekoloji inşasıdır. Savaş, bu meclislerin yapıcı ve düzenleyici iradesini köreltmemiş, aksine toplulukların kendi kendilerini her gün yeniden organize etme zorunluluğuyla devrimi derinleştirmiştir.

Ken Loach’un Land and Freedom filminde bir köy meclisi sahnesiyle ölümsüzleştirdiği o kolektif tartışma uğrağı, bu süreçsel devrimin ve meclisler uzamının somut sinematografik bir tescilidir. Köylülerin ve milislerin mülksüzleştirilen toprakların geleceğini, çitlerin kaldırılmasını ve üretimin ortaklaşa örgütlenmesini tartıştığı o sahnede, devrimci öznelerden birinin kurduğu şu cümle, sokağın ve toprağın o an değişen siyasal ontolojisini özetler: “Eğer toprağı hemen şimdi kolektifleştirmezsek, ne uğruna savaştığımızın hiçbir anlamı kalmaz. Biz savaşı kazandıktan sonra kurulacak soyut bir geleceğin askerleri değiliz; biz toprağı şimdi ortaklaştırarak, yeni bir yaşamı şu an kurarak savaşıyoruz.” Loach’un kamerasından süzülen bu hakikat, devrimin bilahare beklenen bir “altın çağ” olmadığını, çatışmanın tam ortasında, köylünün ve işçinin kendi mekânını anlık olarak performe etme biçimi olduğunu göstermektedir.

İşte bu yaşamsal deneyim ile Kropotkinci görüde evrimsel bir zorunluluk olarak temellendirilen devletsiz toplumsallık ontolojisi tam da sokağın ve tarlanın müşterek zemininde görünür kılınmaktadır. Kuramsal bir hakikatin mekânsal bir eyleme büründüğü işbu kırılma anı, mülkiyetin soyut sınırlarının coğrafyadan kazınmasıyla tamamlanır. Tarla çitlerinin yıkılması, bireysel rekabete dayalı tarım rejiminin yerine, toprağın topluluğun varoluşunu borçlu olduğu ortak bir ekoloji olarak kavranmasını sağlamıştır. Meydanlarda yakılan tapu tomarları, devrimci köylülerin kuramsal bir hakikati mekânsal eylemle kavradığını göstermektedir. Devlet, yıkılması gereken somut bir bina ya da kurum değil, insanlar arasındaki belirli bir “ilişki” biçimidir ve onu yok etmek, aradaki ilişkileri başka bir biçimde yeniden üretmek demektir. Çitler yıkılıp toprak ortaklaştırıldığında, köylüler aralarındaki soyut mekânsal bürokratik-“devlet ilişkisini” de söküp atmaya başlar. Kır ve kent arasındaki kapitalist yarılma, Aragon’daki köy komünleri ile Barselona’daki sendikal ağların federasyonlaşmasıyla aşılmaya çalışılmıştır. Mekân artık bölünerek yönetilen bir idari harita olmanın ötesinde, aşağıdan yukarıya örülen, rizomatik, sınırsız ve devletsiz bir coğrafi oluşumdur.

Guernica: Gökyüzünün Sömürgeleştirilmesi ve Dikey Kuşatma

Anarşist yapılanmanın kırda ve kentte ördüğü bu radikal yataylık, tarihin en vahşi dikey şiddetiyle karşılaşmıştır. Stephen Graham’ın modern çatışma alanlarını çözümlerken işaret ettiği “askeri şehircilik” ve aksiyal kuşatma mantığı, tarihteki ilk laboratuvar deneylerinden birini Guernica’da gerçekleştirmiştir. Franco ve Nazi destekçisi Kondor Lejyonu için coğrafya, artık yalnızca üzerinde barikatların kurulduğu, fabrikaların işgal edildiği yatay bir düzlem değil, yukarıdan aşağıya sömürgeleştirilecek, asimetrik bir müdahaleyle hizaya sokulacak üç boyutlu bir uzamdır. Guernica’nın bombalanması, sivil yaşam alanının, sokağın hafızasının ve kolektif mekânın kuşbakışı, geometrik, teknolojik bir rasyonaliteyle bütünüyle haritadan silinmesi eylemidir. Graham’ın vurguladığı gibi, egemen iktidar yatay düzlemde (sokakta, barikatta, komünde) kontrolü kaybettiği ya da oradaki heterojenliği sindiremediği an, dikey eksene sığınmaktadır. Gökyüzü bombanın, gözetlemenin ve mutlak imhanın panoptikon düzlemine dönüştürülür. Söz konusu hacimsel kuşatma, Guernica’da tabandan yükselen o özgürlükçü ve süreçsel yaşam tahayyülünün, totaliter askeri kartografya tarafından yukarıdan teslim alınma ve yok edilme girişimidir. Burada asıl hedef sadece askeri birlikler değil, yeryüzünde filizlenen yeni, yaşayan ve halka ait olan gündelik hayatın, yaşam biçiminin ta kendisidir.

Sonuç: Yeraltının Kesintiye Uğramayan Patikaları

İspanya İç Savaşı’nın coğrafi mirası, bize mekânın hiçbir zaman nötr ve izdüşümsel bir edilgen olmadığını göstermektedir. Egemenlerin dikey, hiyerarşik, bombalarla ve kuşatmalarla sınır çizen coğrafyasına karşı, halkın yatay, barikatlı, işgalli, çitsiz ve müşterek coğrafyası… Ortaya konan her otonom pratik, savaşın ve yıkımın tam göbeğinde bile yeni bir yaşamın, kurucu bir gündelik düzenin anlık olarak inşa edilebileceğinin radikal birer kanıtıdır. Devrim, statik bir zafer anı ve tam da bu nedenle başladığı gibi biten bir nihayet değil, ilişkilerin her gün yeni baştan örgütlendiği süreçsel bir yürüyüştür.

Bugün kentsel mekânın her boyuttan kuşatıldığı, gökyüzünün dronlarla, yeryüzünün ise kameralar ve mülkiyet duvarlarıyla çitlendiği bu yeni askeri şehircilik çağında, sokağın kurucu hafızasını ve toprağın müşterek inşasını yeniden hatırlamak zorundayız. İdari haritaların tahakkümünü bozacak olan istenç, hâlâ yeraltının otonom patikalarında saklı gibi görünmektedir. İspanyol devriminin güncesi bugünün de kurucu imkânı ve canlı belleği olmaya devam etmektedir.

“Yıkıntılardan korkmuyoruz. Bizler inşa etme yeteneğine de sahibiz. İspanya’nın, Amerika’nın ve dünyanın dört bir köşesinin saraylarını ve şehirlerini bizler inşa ettik. Biz işçiler bunların yerini alacak şehirler inşa edebiliriz. Ve bunları çok daha iyi inşa edeceğiz; yıkıntılardan da korkmuyoruz. Tüm dünya miras kalacak bize. Burjuvazi tarihin sahnesini terk etmeden kendi dünyasını yakıp yıkabilir istediği gibi. Bizler kalbimizde yeni bir dünyayı taşıyoruz. Ve o şu anda bile büyümekte…” B. Durruti

 

 

Kaynakça

Bookchin, M. (2014). Spartakistlerden İspanya İç Savaşına (A. Sarı, Çev.). Dipnot.

Casanova, J. (2015). İspanya İç Savaşı’nın kısa tarihi (U. Kocabaşoğlu, Çev.). İletişim.

Graham, S. (2013). Kuşatılan şehirler (L. Aydeniz, Çev.). Nota Bene.

Orwell, G. (2017). Katalonya’ya selam (J. Ergüder, Çev.). BGST.

Zileli, G. (2025). İspanya ’36. Lejand.

Pınar Yurdadön
Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.