3–5 Nisan 2026 tarihleri arasında, dünyanın her kıtasından yüzlerce kişi Historical Materialism (HM) İstanbul 2026 için bir araya geldi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde düzenlenen konferans, “Felaketten Mücadeleye: Savaşlar ve Afetler Ortasında Kapitalizmi Yeniden Düşünmek” temasıyla gerçekleşti. 127 panel ve 456 konuşmacıyla konferans, savaş, ekoloji, otoriterlik, sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk, toplumsal yeniden üretim ve direniş üzerine geniş bir mücadele, deneyim ve eleştirel perspektif yelpazesini bir araya getirdi.
Bu buluşma yalnızca ölçeği nedeniyle değil, aynı zamanda sıklıkla birbirinden kopuk ele alınan meseleleri yeniden ilişkilendirecek bir alan açması bakımından da önemliydi: savaş ve ekolojik yıkım, aşırı sağın yükselişi, otoriterlik ve mülksüzleştirme, gıda ve enerji rejimleri, feminist mücadele ve sınıf siyaseti, toplumsal yeniden üretim ve emperyal şiddet. Felaketin artık bir istisna değil, giderek bir yönetim biçimi haline geldiği bir dönemde, HM İstanbul 2026 ortak bir analitik ve politik ufuk ihtiyacında ısrar etti. Konferansımız da tam bu dinamiklerin içinden doğdu; güvencesiz koşullar altında, kolektif emek, bağlılık ve dayanışma sayesinde mümkün oldu.
Birçoğumuz için “kapitalizmin savaşları ve direnişler” soyut teorik sorular değil; uzak coğrafyalara ya da geçmiş zamanlara ait meseleler olmaktan da çok uzak. Bunlar, burada ve şimdi yaşanan, geçmişi ve bugünü kapsayan canlı gerçekliğin ta kendisi. Farklı yerlerde ve farklı biçimlerde savaşlar ve direnişler bedenleri, emeği, gündelik hayatı, hafızayı ve geleceğin ufkunu şekillendiriyor.
Kapitalizmin savaşlarından söz ettiğimizde, emperyalizmi gündeme taşımış oluyoruz. Ulusal sınırları aşan ve metodolojik milliyetçiliğe indirgenemeyecek, eşitsiz ve iç içe geçmiş sınıf ve iktidar ilişkilerinden söz ediyoruz. Bu anlamda savaş, devletler arası askeri çatışmayla sınırlı değildir. Aynı zamanda sınıf savaşıdır; toplumsal yeniden üretime yönelik bir saldırıdır; ekolojik yıkımdır; yaşamın altyapılarının, ortakların ve kolektif varoluşu mümkün kılan dayanışma ilişkilerinin tahribatıdır.
Bugün savaş, ekolojik yıkım, otoriterlik, derinleşen eşitsizlik, göç rejimleri, bakım krizi ve toplumsal çözülmenin farklı biçimlerini ayrı süreçler olarak ele almak artık mümkün değildir. Her biri kapitalizmin krizlerle yüklü yeniden üretim tarzının farklı bir ifadesi olarak ortaya çıkar. Felaket artık sistemin dışsal bir kesintisi değil; giderek onun işleyiş mantıklarından biri haline gelmektedir. Bu anlamda yıkım yalnızca bir sonuç değildir; aynı zamanda yeni birikim dalgaları için bir zemin haline gelir: savaş yeniden inşa sözleşmelerini, afetler kentsel dönüşümü, gıda krizi tarımda yoğunlaşmayı, enerji krizi ise yeni ekstraktivizm biçimlerini besler.
Bu nedenle felaketi yalnızca kötü yönetim, yanlış politik tercihler, yolsuzluk ya da otoriter aşırılıklar üzerinden açıklamak yeterli değildir. Bunlar önemlidir, ancak sorunu tüketmez. Bunların altında daha derin bir yapısal dinamik yatar: sermaye. Sermaye yaşamı parçalayarak, tüketerek ve yeniden örgütleyerek genişler. Doğanın metalaştırılması, emeğin güvencesizleştirilmesi, kamusalın tasfiyesi ve toplumsal yeniden üretimin görünmez kılınması üzerinden işler. Dolayısıyla savaş, ekolojik kriz, kadınların bakım yüklerinin artışı ve sınırların ölüm bölgelerine dönüşmesi ayrı trajediler değil, aynı tarihsel sistemin birbirine bağlı momentleridir.
Bu nedenle barışın anlamını da sorgulamak gerekir. Barış çoğu zaman savaşın karşıtı olarak sunulur; ancak kapitalizm altında başka araçlarla sürdürülen bir şiddet biçimine dönüşebilir. Savaş sonrası yeniden inşa işi, pasifikasyon, karşı isyan stratejileri, yeni birikim alanları ya da sınıf mücadelesini ve özgürlük ve eşitlik mücadelelerini disipline etme mekanizması olarak ortaya çıkabilir. Barış süreci olarak adlandırılan süreçler, şu kritik soruyu perdeleyebilir: kimin barışı, hangi barış ve kimin pahasına? Bu nedenle barışı soyut ya da nötr bir kategori olarak değil, maddi, politik ve sınıfsal içeriğiyle birlikte düşünmekte ısrar ediyoruz.
Bu yılki konferansın en önemli açılımlarından biri, ekoloji, gıda ve tarım üzerine tartışmaların yeniden canlandırılmasıydı. Ekolojik kriz dar anlamda çevresel bozulmaya indirgenemez. Toprak, su, ormanlar, meralar, kıyılar ve tarımsal üretimin dönüşümü, toplumsal yeniden üretim krizinden ayrı düşünülemez. Bu; kırsal emeğin çözülmesi, küçük üreticilerin tasfiyesi, gıdanın spekülatif bir metaya dönüşmesi, zorunlu göçün yoğunlaşması, yerel yaşam biçimlerinin aşınması ve bakım yüklerinin artması anlamına gelir. Doğanın yıkımı ile toplumsal dokunun çözülmesi doğrudan bağlantılıdır.
Bunu Türkiye’de ve dünyada açıkça görüyoruz. Madencilik projeleri, enerji yatırımları, turizm tahsisleri, mega altyapı projeleri ve kentsel-kırsal arazi rejimleri yalnızca doğayı tüketmez; toplumsal yaşamı yeniden düzenler. Bir orman yok edildiğinde kaybedilen yalnızca ağaçlar değildir. Su rejimleri değişir, tarımsal üretim daralır, yerel ekonomiler çöker, göç başlar, kadınların ücretsiz emeği artar ve yerel kültürler zayıflar. Kıyılar sermayeye açıldığında yok olan yalnızca bir manzara değil, müştereklere erişimdir. Bu nedenle ekolojik mücadele, doğayı soyut olarak savunmanın ötesinde, yaşamın maddi temellerini savunma mücadelesidir.
Hem mevcut felaketi anlamak hem de ona karşı mücadeleyi örgütlemek için feminist bir perspektif vazgeçilmezdir. Savaşlar, afetler, ekonomik krizler ve ekolojik yıkım herkesi eşit biçimde etkilemez; toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirir. Kadınlar daha fazla ücretsiz emek üstlenir, daha güvencesiz alanlara itilir, yerinden edilme ve yoksulluktan daha ağır etkilenir ve şiddet riskleri artar. Kamusal hizmetler daraldıkça bakım yükü hanelere, çoğunlukla da kadınlara aktarılır. Bu nedenle çağımızın krizleri, üretim ve birikim kadar toplumsal yeniden üretim krizleri olarak da anlaşılmalıdır.
Konferans boyunca öne çıkan temel sorulardan biri de politik strateji meselesiydi. Bugün hangi direniş, dayanışma ve enternasyonalizm biçimleri inşa edilebilir? Yanıt, “düşmanımın düşmanı dostumdur” gibi düz ve gerici formüllerde; ya da herhangi bir otoriter rejim, faşist güç ya da kapitalist devletle özdeşleşmede bulunamaz. Aynı şekilde yalnızca tekil olaylara tepki veren bir siyasette de bulunamaz. İhtiyacımız olan şey; farklı savaşlar, bölgesel çatışmalar, iç içe geçmiş tahakküm biçimleri ve bunlara karşı gelişen mücadeleler arasındaki bağlantıları kurabilecek bir enternasyonal politik ufuktur.
Tam da bu nedenle yeni bir senteze ihtiyaç vardır. Uzun süredir mücadele alanları ayrı dillere ve ayrı politik bölmelere ayrılmıştır: ekoloji bir yerde, emek başka bir yerde, feminist mücadele başka bir yerde, kentsel mücadele ise bir başka yerde. Oysa sermaye tüm bu alanlara aynı anda saldırır: bir maden ruhsatı, açlık ücreti, kayyım rejimi, sınır dışı sistemi, kadın düşmanı aile politikası, savaş bütçesi ya da afet sonrası yağma ekonomisi olarak karşımıza çıkar. Saldırı birleşikse, yanıt da birleşik olmalıdır. Bu konferansın politik değeri, felaketi tekil belirtiler üzerinden değil; sermaye birikimi, devlet şiddeti, sınıf ilişkileri, toplumsal cinsiyet rejimleri ve emperyalist rekabetin iç içe geçmiş mantıkları üzerinden okumaya çalışmasında yatmaktadır.
Ayrıca derinleşen felaketin yeşil kapitalizm, teknokratik geçiş programları ya da yeni yağma biçimlerine dayanan emperyal karbonsuzlaşma stratejileriyle çözülemeyeceğini vurguluyoruz. Bugün enerji dönüşümü, kritik mineraller, karbon piyasaları ve teknolojik modernleşme adı altında sunulan şeyler çoğu zaman sömürünün coğrafyasını ve tekniklerini yeniden düzenlemekten ibarettir.
Buna karşı kamusal planlamayı, toplumsal ihtiyaçların öncelenmesini, müştereklerin savunulmasını, enerji ve gıdanın metalaştırılmaktan çıkarılmasını, bakımın toplumsallaştırılmasını ve demokratik katılımın güçlendirilmesini savunuyoruz. Mesele yalnızca hangi teknolojinin kullanıldığı değil, nasıl bir toplumsal düzenin kurulduğudur. Soru sadece ne üretildiği değil; kimin için, ne amaçla, hangi ölçekte ve kimin kontrolünde üretildiğidir.
Böyle bir ufuk, savaş karşıtı mücadeleyi anti-faşist mücadeleden ya da sınıf mücadelesini toplumsal cinsiyet, ırk, ekoloji ve toplumsal yeniden üretim mücadelelerinden ayırmayı reddeder. Yalnızca karşı çıkan değil; aynı zamanda kurucu, yenileyici ve kalıcı direniş biçimlerini gerektirir. Sadece yıkımı teşhir eden değil; yeni kolektif yaşam biçimleri, yeni dayanışma ilişkileri ve özgürlük ile eşitlik için yeni imkânlar yaratan mücadeleleri çağırır. Yaşam ve ölüm koşullarının radikal biçimde eşitsiz olduğu birbirine bağlı bir dünyada, ancak böyle bir politik tahayyül savaşın, faşizmin, mülksüzleştirmenin ve yıkımın maddi temelleriyle yüzleşebilir.
Bu nedenle HM İstanbul 2026 bir kapanış değil; süregelen bir politik diyalog, kolektif düşünme ve ortak mücadele sürecinin bir momenti olarak anlaşılmalıdır. Burada açılan tartışmalar coğrafyalar, hareketler ve deneyimler arasında sürdürülmelidir. Bu tartışmalar, savaş karşıtı mücadelenin neden aynı zamanda ekolojik mücadele olduğunu; feminist mücadelenin neden emek mücadelesi olduğunu; gıda egemenliğinin neden demokratikleşmeden ayrı düşünülemeyeceğini; afetlerin neden “doğal” değil politik olduğunu; ve felakete karşı mücadelenin neden bir sınıf meselesi olduğunu daha güçlü biçimde açıklamamıza yardımcı olabilir.
Bu tartışmaları ileri taşımak adına ilk adım olarak, konferans boyunca ortaya çıkan katkıları, tartışmaları ve entelektüel-politik karşılaşmaları bir araya getirmek ve kalıcılaştırmak üzere bir Özet Kitabı hazırlanacaktır.
HM İstanbul 2026’yı mümkün kılan emekleri, özverileri ve katkıları için tüm konuşmacılara, katılımcılara, oturum başkanlarına ve gönüllülere içten teşekkür ederiz. Ayrıca destekleri ve misafirperverlikleri için İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne ve bu kolektif süreçte birlikte çalıştığımız kurumlara – TSBD, Praksis, SAV, Eğitim Sen 6 No’lu Şube, Mülkiyeliler Birliği – teşekkür ederiz.
Historical Materialism Istanbul 2026 Konferansı
Organizasyon Komitesi
Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.
