Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Mesleki Eğitim Merkezleri ve Çocuk Emeği Sömürüsünün Kurumsallaştırılması*

Bu içeriği paylaş:

Giriş: Kapitalist Üretim İlişkilerinde Çocuk Emeğinin Yeri

Kapitalist üretim ilişkilerinde emek, çoğu zaman sermaye açısından diğer üretim girdileri gibi ele alınır. Ücret de çoğunlukla işçinin yalnızca yaşamını sürdürebileceği ve ertesi gün yeniden çalışabileceği düzeyde tutulur. Bu nedenle kârı artırma meselesi sermayenin daha ucuz ve daha güvencesiz emek biçimlerine yönelmesini sağlar. Çocuk emeği de tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Düşük ücretle çalıştırılabilen, örgütlenme imkânları sınırlı ve korunmasız bırakılabilen çocuklar, maliyetleri düşürmeye dayalı bu üretimin en kırılgan emek biçimlerinden biridir. Dolayısıyla çocuk emeği, emeği ucuzlatmaya dayalı kapitalist üretim düzeninin de doğrudan bir sonucudur.

Bu yönelim 1980’lerden itibaren küresel ölçekte neoliberal dönüşümle birlikte daha da belirginleşmiştir. ABD’de Reagan yönetiminin 1981’de PATCO grevini kırması ve grevdeki hava trafik kontrolörlerini işten çıkarması, emek hareketine karşı devlet gücünün açık biçimde devreye sokulduğu simgesel örneklerden biri olmuştur. Bu olay, küresel ölçekte sermayenin kendi sınıfsal konumunu yeniden güçlendirdiği bir pozisyona dönüşmesini sağlamıştır. Aynı şekilde İngiltere’de Thatcher hükümeti de sendikaların grev ve örgütlenme kapasitesini yasal sınırlamalarla daraltmış, 1984-1985 madenci grevinin yenilgisi Britanya sendikal hareketinde kalıcı bir gerileme yaratmıştır. Farklı coğrafyalarda da otoriter yönetimler ve piyasa odaklı yeniden yapılanma süreçleri, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını zayıflatarak sermayenin daha esnek ve daha ucuz işgücüne erişimini kolaylaştırmıştır. 1989 sonrasında Doğu Avrupa’daki çözülmeler ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması da, emek hareketinin küresel ölçekte gerilediği ve sermaye lehine yeni bir güç dengesinin kurulduğu bir dönemi derinleştirmiştir.

Bu nedenle bugün çocuk emeğinin yeniden görünür hale gelmesi, yalnızca güncel yoksullukla değil, emek üzerindeki koruyucu sınırların zayıflatıldığı tarihsel dönüşümle birlikte ele alınmalıdır. Bu yazı, çocuk emeğini ve MESEM’in çocukları ucuz ve güvencesiz işgücüne dönüştüren bir uygulama olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.

Türkiye Kapitalizminin Ucuz Emek Rejimi ve Yapısal Tıkanıklığı

Ucuz emek ve düşük katma değerli ihracata dayanan ekonomik büyüme, Türkiye’de yüksek enflasyonu derinleştirerek yapısal bir tıkanma yaratmaktadır. Bu tıkanma; büyümenin, teknoloji sıçraması ile değil ücret maliyetlerini daha ucuza getirerek dış finansman bağımlılığını arttırmasıdır. Bu nedenle kur ve enflasyon dalgalanması, dış finansman ihtiyacı ve üretimin düşük orta teknolojiden bir adım ileri gidememesi gibi sorunlar dönemsel bir sorun olmaktan çıkıp kalıcı bir sorun haline gelmektedir. Bu kalıcılığın temeli, üretimin önemli bir kısmının ithal ara malı, enerji ve teknolojiye bağımlı olmasıdır.

Günümüzdeki bu dinamiğin arka planı 24 Ocak 1980’e kadar uzanır. 24 Ocak kararları, TÜSİAD başta olmak üzere sermayenin talep ettiği doğrultuda büyümenin ücretleri baskılayarak iç talebi daraltma ve ihracat üzerinden artı değer üretimini genişletme hedefiyle sunuldu. Bu istikrar programı emeğin ucuzlatılmasını ve ücretlerin baskılanmasını hedefledi. Yani mesele sadece enflasyonu azaltmak ya da döviz bulmak değildi, asıl mesele rekabeti daha ucuza üretmekti. Bunun olabilmesi için ücretlerin artmaması, çalışma koşullarının daha kolay esnetilmesi ve işçi örgütlülüğünün zayıf kalması gerekiyordu. Böylece maliyet kısmak anlayışı bu dönemde yerleşti. 2002–2013 döneminde ise emek daha da ucuzlatılmış, çalışma koşulları ağırlaşmış ve yoksulluk derinleşmiştir.

Sıcak para girişlerine dayalı büyüme, dışa bağımlı ve kırılgan bir ekonomik yapı yaratırken; 4857 sayılı Kanun, taşeronlaşma, özelleştirmeler ve sendikal örgütlülüğü zayıflatan düzenlemeler bu süreci hızlandırmıştır. Sermaye bolluğu bu kırılganlıkları bir süre görünmez kılsa da, bu “altın çağ” aslında emek maliyetlerini baskılayan ve dışa bağımlılığı artıran politikaların kurumsallaştığı bir dönem olmuştur. Sonuç olarak emek maliyetlerini daraltmaya dönük hareketler her iki dönemde de kurumsallaşmıştır.

Sanayi Büyümesi, Düşük Teknoloji ve Ucuz İşgücü İhtiyacı

Bu tabloyu yalnızca dış finansman ihtiyacı, döviz ve kur gibi finansal göstergeler üzerinden okumak eksik kalır. Aynı zamanda üretimin nasıl örgütlendiğine de bakmak gerekir. Eğer verimlilik artışı ve yüksek katma değerli üretim yapılmıyorsa elde edilecek kar başka yerden sağlanmaya çalışılır; o da maliyetleri kısmak. Bu durumda firmalar fiyat tutturabilmek için daha pahalı teknolojiye geçmek yerine ücretleri baskılamak, çalışma sürelerini uzatmak, taşeronlaşmayı yaymak ya da daha düşük kaliteli girdi kullanmak gibi yöntemlere daha fazla yüklenir. Böylece rekabetin dayandığı temel mekanizma maliyet baskısı haline gelir.

TÜİK verilerine göre 2025’in 3. çeyreğinde ekonomi yıllık bazda %3,7 büyürken, sanayi sektörü %6,5 oranında genişledi. Bu veri aslında bize şunu gösteriyor: Sanayi, büyüme dinamiğinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Ancak bu durum, üretimin niteliği açısından bir teknoloji sıçraması ya da yüksek katma değer anlamına gelmez; imalatın teknoloji düzeyi dağılımı hâlâ orta düşük bantta yoğunlaşmaktadır. Türkiye’de üretimin örgütlenme biçimi de büyük ölçüde KOBİ ağırlıklı bir yapıdadır. Nitekim 2024 yılında KOBİ’ler toplam girişimlerin %99,6’sını oluşturuyor. Bununla birlikte imalat sanayisinde faaliyet gösteren bu KOBİ’lerin %54,8’i düşük teknoloji sınıfında üretim yaparken, büyük ölçekli girişimlerde düşük teknoloji oranı %41,5 olarak veriliyor. KOBİ’lerde ölçek büyüdükçe teknoloji payı artsa da yüksek teknoloji payı hala sınırlı: mikro işletmelerde %0,7, küçük işletmelerde %1,1, orta ölçekli işletmelerde %1,5’tir. Niyetimiz sizi sayılara boğmak değil. Eğer üretim yüksek teknolojiye dayanmıyorsa, rekabet üstünlüğü çoğu zaman teknolojinin gelişiminden bağımsız biçimde, maliyetler düşürülerek sağlanır.

Teknoloji ve katma değer üretemeyen, buna ek olarak hammadde ve yüksek enerji maliyetleri altında sıkışan Türkiye sanayisi, küresel ölçekte rekabeti çoğu zaman maliyetleri düşürerek sürdürmeye çalışmıştır. Ancak tekstil, metal ve inşaat gibi emek yoğun sektörlerde maliyetleri kısma alanı, yüksek enerji giderleri nedeniyle daha da daralmıştır. Katma değeri düşük üretim yapan küçük ve orta ölçekli işletmeler, kayıt dışı olmayan bir işçinin asgari ücretini ve sigorta maliyetini karşılamakta zorlanır hale gelmiştir. Çark dönmeye devam etsin diye de çözüm devletin de çeşitli mekanizmalarla desteklediği daha güvencesiz ve daha ucuz bir emek kaynağına yönelmek olmuştur.

Maliyetin en esnek unsuru emektir. Ücretler, çalışma süreleri ve iş güvenliği maliyetleri üzerinden emek maliyetinin baskılanması birikim sürecinin temel araçlarından biri haline gelir. Bu nedenle Türkiye’de sanayinin büyüme içindeki rolü, aynı zamanda ucuz işgücü havuzuna yönelik ihtiyacı da büyütür. Bu ucuz işgücü havuzu da sürekli yeniden üretilir: kayıt dışı istihdam, mevsimlik tarım ve geçici işler, göçmen emeği ve bu yazının odak noktası olan çocuk emeği. Tam da bu noktada MESEM, krizde maliyetleri düşürmek isteyenler için çocuk emeğini ucuz ve güvencesiz işgücü olarak büyüten bir kurtarıcı mekanizma haline gelmiştir. Üstelik bu süreç yalnızca piyasanın kendiliğinden tercihi değil. Yakın dönemde Orta Vadeli Program, 12. Kalkınma Planı ve Ulusal İstihdam Stratejisi gibi resmi politika belgeleri, ucuz emek arzının karşılanmasını meşrulaştırıp kurumsallaştırmaktadır.

Orta vadeli programda mesleki ve teknik eğitimin müfredatının özel sektörle birlikte güncellenmesi, staj eğitimlerinin yaygınlaştırılması için yönetim ve finansmanda sermayeye daha fazla rol verilmesi önemli bir gösterge. Ayrıca 12. Kalkınma Planı’nda meslek liseleri ile MESEM’lerin yer seçiminde OSB’lerin önceliklendirilmesi ve özel sektörün ders seçimi dâhil karar alma süreçlerine daha etkin öngörülmesi de MESEM’in gerçekte devlet eliyle sermayenin ihtiyaçlarına göre örgütlenen bir emek rejiminin ifadesi olduğunu göstermektedir.

2016’da 6764 sayılı Kanun ile çıraklık eğitimi zorunlu ortaöğretim kapsamına alınmış, mesleki eğitim merkezleri bu çerçevede zorunlu eğitim sisteminin bir parçası haline getirilmiştir. 2021’den sonra ücret desteği ve teşvikler artırılınca MESEM, özellikle kriz dönemlerinde işletmelerin daha ucuz ve çocuk işgücüne daha kolay ulaşabildiği bir sisteme dönüşmüştür.

Nüfus Politikaları, Aile Yılı ve Çocuk Emeği Arasındaki Bağ

TÜİK verilerine göre Türkiye’de çocuk nüfusunun toplam nüfus içindeki payı hızla gerilemektedir. 2024 yıl sonu itibarıyla Türkiye’nin toplam nüfusunun %25,5’i 0-17 yaş arası çocuklardan oluşuyor. 1970’te %48,5 ile zirve yaptığını 1990’da %41,8 oranda olduğunu düşünürsek aslında çocuk nüfusunun düştüğünü çok açık bir şekilde görüyoruz. TÜİK’in aynı bülteninde çocuk nüfusunun 2030’da %22,1, 2080’de %15,2 ve 2100’de %14,5 düzeyine gerilemesinin öngörüldüğü yer alıyor. Doğurganlığın daha da düşeceğini varsayan düşük senaryoda oranlar daha hızlı gerilerken, doğurganlığı artırıcı tedbirlerin etkili olacağı varsayılan yüksek senaryoda çocuk nüfus oranının uzun vadede daha yüksek kalabileceği not ediliyor. Bu senaryo dili aslında bize devletin asıl niyetini gösteriyor.

Nüfus artırmaya dönük müdahaleler, demografik yapıyı hedefleyen iktisadi bir program olarak kuruluyor. İktidarın “felaketi yaşıyoruz”, “toplum olarak bireyselleşiyoruz” gibi söylemleri de bunu kanıtlayan bir noktada.

Yani Aile Yılı söylemi, burada aileyi kültürel bir değer olarak değil, demografik yapıyı hedefleyen iktisadi bir programın taşıyıcısı olarak konumlandırır.

Bu noktaya kadar nüfus politikalarını anlatmamızın nedeni, bu politikaların çocuk emeğiyle düşündüğümüzden daha doğrudan bir bağlantısı olmasıdır. Devlet bir yandan geleceğin işgücünü büyütmek isterken, diğer yandan çocuklar işgücü ihtiyacını karşılamaya itilmektedir. TÜİK’in Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre 15–17 yaş grubunda işgücüne katılma oranı 2024’te %24,9’dur. Bu veri, ailelerin çocuklarını hane gelirini ayakta tutan bir birey olarak görmeye zorlandığını göstermektedir. Bu çerçevede, devlet söyleminde aile yılı vurgusu öne çıkarılırken, MESEM üzerinden çocukların hayatını kaybetmesi aileyi güçlendiren değil, aileyi yıkıma sürükleyen bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

MESEM: Eğitimin Sermaye için Örgütlenmesi

Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu üzere, kapitalist üretim tarzında emek gücü, piyasada alınıp satılan özgül bir meta biçimini alır. Bu nedenle eğitim de bireyin gelişimine hizmet eden bir süreç olarak görülmemeli, emek gücünün üretimi ve yeniden üretimiyle ilişkili bir alan olarak düşünülmelidir. Marx, emek gücünün değerinin işçinin gündelik geçim araçlarıyla değil, bu emek gücünün sürekliliğini sağlayacak tarihsel ve toplumsal koşullarla birlikte belirlendiğini, hatta belirli bir iş koluna uygun beceri ve yatkınlık kazandıran eğitim ve yetiştirme masraflarının da bu değerin bir parçası olduğunu açıkça belirtir.

Bu bakımdan eğitim, kapitalist toplumda bireyin özgürleşmesini sağlayan bir kamusal hak olmaktan çıkarak, sermayenin ihtiyaç duyduğu nitelikte emek gücünü hazırlayan maddi ve ideolojik bir yeniden üretim mekanizmasına dönüşür. Özellikle büyük sanayinin gelişimiyle birlikte, eğitim ile üretim sürecinin giderek daha doğrudan eklemlenmesi, çocuğun ve gencin zihinsel gelişimini önceleyen bir pedagojik amaçtan çok, üretim sürecine uyumlu işgücü yaratma işlevini öne çıkarır. Dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri altında eğitim, insanın çok yönlü gelişimini hedefleyen evrensel bir toplumsal süreç olmaktan ziyade, emek gücünün sermaye birikimine uygun biçimde şekillendirilmesinin başlıca araçlarından biri haline gelir.

Türkiye’de bu eğitim anlayışının örneklerinden biri Mesleki Eğitim Merkezleri’dir. Kağıt üzerinde MESEM, mesleki beceri kazandırmak, iş sahibi yapmak ve meslek öğretmek gibi vaatlerle sunulmaktadır. Ailelerin rızası da önemli bir rol oynamaktadır. Ancak bu rıza, yoksullukla kuşatılmış ailelerin mecbur bırakıldığı bir onaydır. Mesleki eğitim söylemi, çocukların bir meslek sahibi olacağı umudunu canlı tutarken; eve girecek küçük bir gelir de aileler açısından hayati önem taşıyabilmektedir. Üstelik eğitimdeki baskı araçları da bu yönelimi beslemektedir. Sınıfta kalmanın geri gelmesi, dönem tekrarı baskısı ve öğrencilerin MESEM’e yönlendirilmesi, birçok çocuğun bu sisteme adeta zorunlu biçimde itilmesine neden olmaktadır. Yoksulluk derinleştikçe, çocuklar için okula devam etmek ile çalışıp eve katkı sunmak arasında kurulan tercih de giderek daha sınıfsal bir karakter kazanmaktadır. Burada bir rıza inşası sağlamaya çalıştıkları gözle görülür bir gerçektir. Ancak asıl olan sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve esnek işgücünün erken yaşta üretim sürecine dâhil edilmesidir.

Resmi tanıma göre MESEM, Türkiye’de mesleki ve teknik eğitimin parçası olan, örgün ve zorunlu eğitim kapsamındaki kurumlardır. Eski adıyla çıraklık eğitim merkezi olan bu uygulama, 9 Aralık 2016 tarihli düzenlemeyle zorunlu örgün eğitim sistemine dâhil edilmiştir.[1] Ancak bu sistemin kurumsal temelleri daha önce atılmıştır. Özellikle sermaye çevrelerinin yıllardır savunduğu mesleki eğitim piyasa uyumu yaklaşımı, eğitim alanını giderek daha fazla sermayenin taleplerine açmıştır. 2025 Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda mesleki eğitim müfredatında özel sektörün daha etkin rol üstlenmesinin öngörülmesi ve özel sektörle iş birliklerinin teşvik edilmesi de bu yönelimin açık bir göstergesidir.

MESEM’de öğrenciler haftanın bir gününde okula gitmekte, geri kalan günlerde ise işletmede beceri eğitimi adı altında fiilen çalışmaktadır. Okulda geçirdikleri sınırlı sürede Türk Dili ve Edebiyatı, Matematik, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük gibi temel dersler verilirken; haftanın geri kalan bölümünde metal, tekstil, gıda, inşaat ve benzeri sektörlerde, çoğu zaman güvencesiz koşullarda üretime dahil edilmektedirler. 9, 10 ve 11. sınıf düzeyindeki öğrenciler asgari ücretin en az  %30’u, 12. sınıf düzeyindeki kalfalar ise asgari ücretin en az %50’si oranında ücret almaktadır. Ancak bu ücretin önemli bir kısmı doğrudan patron tarafından değil, kamusal kaynaklar aracılığıyla karşılanmaktadır.

Ücret desteğinin İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden sağlanması, çocuk işçilerin patron açısından maliyet olmaktan çıkarılmasına yol açmaktadır. İşsiz kalan işçiler için oluşturulan bir fonun, işletmelerde çalışan çocukların ücretini finanse etmek için kullanılması, bu sistemin sınıfsal yönünü açıkça göstermektedir.[2]

Bir işletmenin MESEM kapsamında öğrenci çalıştırabilmesi için yalnızca usta öğreticilik belgesine sahip bir çalışanın bulunması yeterlidir. Bu sayede birçok işletme, tam ücretli ve sigortalı nitelikli işçi çalıştırmak yerine, bir usta ve onun yanında birkaç çırak ile üretimi sürdürerek işgücü maliyetini önemli ölçüde düşürebilmektedir. Bunun yanında çocukların sigortası da tam kapsamlı değildir. Öğrenciler çalışan değil öğrenci olarak tanımlandıkları için bu çalışma süreleri emeklilik prim günlerine de yansımamaktadır. Böylece çocuklar fiilen çalıştırılmakta, ancak hukuken tam anlamıyla işçi sayılmamaktadır. Bu durum, çocuk emeğinin hem görünmez kılınmasını hem de daha düşük maliyetle kullanılmasını mümkün kılmaktadır.

Sahaya bakıldığında ise bu modelin ne kadar ağır bir sömürü düzeni yarattığı daha açık görülmektedir. Kâğıt üzerinde öğrencilerin haftada dört gün ve belirli saat sınırları içinde işletmede bulunması öngörülse de, pratikte bu sınırlar sık sık aşılmaktadır. Pek çok öğrenci, haftanın altı günü, sabahın erken saatlerinden gece geç saatlere kadar uzanan ağır çalışma temposu içinde çalıştırılmaktadır. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, öğrencilerin işletmede yapılan beceri eğitiminin günde 8 saati geçmemek kaydıyla gece 22.00’ye kadar sürebileceğini, hafta sonu çalışma için ise veli izninin yeterli olduğunu söylemesi, bu esnek ve sömürüye açık uygulamanın bizzat resmi makamlarca meşrulaştırıldığını göstermektedir.

Bu koşullar altında çocuklar, yüksek riskli işkollarında, çoğu zaman denetimsiz çalıştırılmaktadır. Gelişim çağındaki bedenleri ağır yük kaldırma, uzun süre ayakta kalma, tehlikeli makinelere maruz kalma ve yetersiz dinlenme gibi nedenlerle hızla yıpranmaktadır. Kas ve eklem ağrıları, uyku düzensizliği, yorgunluk ve iş kazaları birçok öğrenci için gündelik yaşamın parçası haline gelmektedir. İSİG Meclisi’nin haberine göre bir MESEM öğrencisinin anlattıkları da bu tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: elektrik çarpmasına rağmen çalıştırılmaya devam edilmek, iş güvenliğinin olmaması, fiziksel şiddetin şakalaşma diye normalleştirilmesi, öğretmen denetiminin yokluğu ve şikâyetlerin karşılıksız bırakılması bu durumun gerçekliğini gözler önüne sermektedir.

Bu sömürü düzeninin en ağır sonuçlarından biri de çocuk işçi yaralanmaları ve ölümleridir. Suat Özçağdaş’ın açıklamalarında, 2023 yılı içinde MESEM kapsamında çalışan çocuklardan bazılarının yaşamını yitirdiği, yüzlercesinin ise ağır yaralandığı ya da uzuv kaybı yaşadığı belirtilmiştir.[3] Ancak görünen tablo, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Pek çok iş kazası kayıt dışı kalmakta, patron baskısıyla hastaneye gidilmemesi ya da yaşanan olayın işyerinde meydana geldiğinin gizlenmesi istenmektedir. Bir öğrencinin aktardığı, ayağına çivi batmasına rağmen patronun hastaneye gitmemesi yönündeki baskısı ve koruyucu ekipman eksikliği buna açık bir örnektir. Bu tanıklıklar, çocukların ucuz ve tamamen korunmasız bir emek gücü olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu süreç, iş kazaları diyerek basitleştirilebilecek bir durum değildir. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporlarına göre son yıllarda çalışırken yaşamını yitiren çocuk işçi sayısı yüzlerle ifade edilmektedir. MESEM’in yaygınlaştığı dönemde, doğrudan bu sistem içinde stajyer ya da çırak statüsünde çalışırken hayatını kaybeden çocukların sayısının da arttığı görülmektedir. Yüksekten düşme, ezilme-sıkışma ve elektrik çarpması gibi ölüm nedenleri, çocukların ne kadar tehlikeli üretim süreçlerine sürüldüğünü göstermektedir. Arda Tonbul, Zekai Dikici, Ömer Çakar ve Ulaş Dumlu gibi çocukların ölümleri, münferit değil, çocukları erken yaşta kuralsız ve güvencesiz çalışma düzenine iten bu sistemin sonucudur.

Çocuk yoksulluğunun yaygınlığı da düşünüldüğünde, bu tablo daha da ağırlaşmaktadır. Yoksulluk, çocuğu bugünkü eğitim hakkından ve geleceğini kurma olanağından koparmaktadır. Eğitimden kopan ya da eğitimi fiilen üretim alanına indirgenen çocukların kendilerini farklı bir hayat kuracak biçimde geliştirme olanakları açısından da zayıflamaktadır. Atölye ve fabrikalara hapsedilen çocuklar, hem kendi emeklerine yabancılaşmakta hem de erken yaşta işgücüne dönüşmektedir.

Sonuç: MESEM Bir Eğitim Modeli Değil, Sömürü Düzenidir

Sonuç olarak MESEM, kamuoyuna anlatıldığı gibi çocuklara nitelikli meslek kazandıran bir eğitim modeli değildir. Aksine, kapitalist üretim ilişkilerinin ihtiyaç duyduğu ucuz, esnek ve güvencesiz işgücünü eğitim adı altında üreten bir aygıttır. Devletin resmi politika belgeleri, kamusal fonlar, hukuki düzenlemeler ve ideolojik söylemler bu sistemi birlikte ayakta tutmaktadır. Çocuklar ise bu uygulamada hem öğrenci olarak görünmekte hem de fiilen işçi olarak çalıştırılmaktadır. Bu nedenle MESEM’i tartışmak; Türkiye’de sermaye birikimi, çocuk yoksulluğu ve sınıfsal eşitsizliklerin nasıl yeniden üretildiğini tartışmak anlamına gelmektedir.

MESEM, bu program kapsamında çalıştırılan çocukların ya da onların ailelerinin karşı karşıya kaldığı dar bir sorun olarak görülemez. Doğrudan doğruya işçi sınıfının bugünü ve geleceğiyle ilgili sınıfsal bir meseledir. Çünkü burada sadece çocukların ucuz işgücüne dönüştürülmesi söz konusu değildir; aynı zamanda işçi sınıfının yeni kuşakları örgün eğitimden, sosyal yaşamdan ve çok yönlü gelişim olanaklarından koparılmaktadır. Uzun çalışma saatleri, denetimsizlik, baskı ve güvencesizlik; geleceksizliğe ve her türlü istismara açık hâle getirmektedir. Birçok kaynak çocukların meslek edinme söylemiyle sanayiye sürüldüğünü, buna karşılık gerçekliğin denetimsiz işyerleri, zorunlu mesailer, baskı ve iş cinayetleri olduğunu açık biçimde göstermektedir. Çocuk emeğinin bu denli yaygınlaştırılması, patronlar açısından düşük ücretin, esnek çalışmanın ve güvencesiz istihdamın daha da kuralsızlaştırılmasına hizmet etmektedir. Bu nedenle MESEM, işçi sınıfının genel çalışma koşullarını aşağıya çeken de bir araçtır.

Tam da bu nedenle mücadele hattının merkezine, MESEM’in bir eğitim modeli olmadığı gerçeğini koymak gerekir. Burada talep edilmesi gereken şey, programın kimi yönlerinin düzeltilmesi değil, çocuk emeğini büyüten bu uygulamanın tasfiyesi ve çocukların parasız, bilimsel ve nitelikli eğitime erişiminin güvence altına alınmasıdır. Dolayısıyla MESEM’e karşı mücadele; çocukların yaşamını, işçi sınıfının geleceğini, eğitim hakkını ve insanca yaşam koşullarını savunmanın acil bir parçasıdır. Artan çocuk işçi ölümleri karşısında dile getirilen “MESEM’ler kapatılmalı” çağrısı da bu yüzden bir tepki değil, sınıfsal bir zorunluluğa işaret etmektedir.

 

* Bu metin, Türkiye Üniversite Öğrencileri Bağımsız İktisat Kongresi’nin 13–15 Mart 2026 tarihlerinde Kocaeli Üniversitesi’nde düzenlenen kongresinde sunulan aynı başlıklı bildirinin, Praksis Güncel için hazırlanmış versiyonudur.

[1] Türkiye Cumhuriyeti (9 Aralık 2016). “Resmi Gazete”. Milli Eğitim Bakanlığı. 11 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Ağustos 2023.

[2] DİSK-AR. (2024). İşsizlik Sigortası Fonu Bülteni: Fonun Kullanım Amaçları ve Teşvikler. İstanbul.

[3] Suat Özçağdaş. “CHP’nin MESEM’lerdeki İş Cinayetleri Araştırılsın Önerisi AKP ve MHP Oylarıyla Reddedildi… Suat Özçağdaş: ‘Her Ay Neredeyse Bir Çocuk Ölüyor; Bunun İktidarı, Muhalefeti Mi Var?’” Cumhuriyet Halk Partisi, 28 Mayıs 2024.

Elif Berra İnan

Atılım Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü'nde öğrencidir.

Kayra Sude Köroğlu

Atılım Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü'nde öğrencidir.

Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.