Sarı Zarflar filmi, Kürt meselesi üzerinden tırmanan çoklu şiddeti merkeze alarak, AKP iktidarının kurduğu otoriter rejimi ve savaş gerçeğini örten sert tabakayı kırmaya cüret etti ve bizlere sinema üzerinden yeniden ülkenin kimi temel sorunları hakkında konuşabilme şansı verdi. Bu yazıda Sarı Zarflar filminin yarattığı motivasyonla Barış Akademisyenleri’ne, ihraçlara ve savaş günlerine projeksiyonu tutmaya çalışacağım.
Onun öncesinde şu gerçeği hatırlatmak istiyorum: Film, yapım aşamasında birçok açıdan çeşitli zorluklarla karşılaşmış olsa da temel zorluğun, gösterime girdikten sonra özgürlüğe susamış muhalif izleyicinin iktidara ve devlete olan öfkesini sinemadan yükselecek kusursuz temsile sıkıştırması ve filmin bu beklentiyi karşılayacak kapasiteyi yakalayamamasıydı. Bu beklenti son zamanlarda sadece sinemadan değil, birazcık değiştirme potansiyeli olan her dinamiğe yönelen pasif ve parçalı bir beklentidir. Tüm otoriterleşen rejimlerde toplumda oluşan sihirli değnek umudu gibi. Oysa Sinema, bizi meseleleri doğrudan değiştirme eyleyişine yönelik bir çağrıdan çok öncelikle anlamaya davet eden bir sanat disiplinidir. Kuşkusuz sinemadan kurucu bir beklenti olabilir; oysa sinema iktidarı kavramada ve zayıflatmada ancak bir çatlak açabilir; geriye çok daha organize bir ortaklaşmaya ihtiyaç vardır. Bu yönüyle sinemadan ve aslında her şeyden daha fazlasını beklemekten kurtulmalıyız. Sonuçta her şeyin, ama her şeyin sınırlı bir kapasitesi var.
Sarı Zarflar, Kürt meselesinde savaşa karşı duruşun sembolü haline gelen Barış Akademisyenleri’nin cesaretine, bu cesareti ve ahlaki müdahaleyi şeytanlaştırarak onlara yönelen devlet şiddetine, devlet şiddetinin zamanla bir iç şiddete dönüştüğü kırılgan anlara odaklanıyor. Hatırlanacağı üzere yüzlerce Barış Akademisyeni, binlerce emekçi barış istedikleri için hukuksuz bir şekilde işleri ellerinden alınmıştı. Çatışmalı süreçte bir avuç akademisyenin duruşu sürece damgasını vurmuş ve bu duruş kamuoyunda barışı savunmak için niteliksel bir fark yaratmıştı.
Film barış akademisyenleri şahsında devlet şiddetinin karşısına dikilen insanın direnişini, düşüşünü: çaresiz bırakıldığında hayata tutunmak için içine sürüklendiği iç çaresizliğini anlamaya çalışır; bu çaresizliğin iktidara olan mesafesini ölçmeye girişir. Bu yönüyle film, özünde bir Leviathan anlatısı; güç ve iktidar ilişkilerinin merkezden devlet formları aracılığıyla yayılarak aile ilişkilerine ekmeği küçültüp sızdığı politik bir film… Filme adını veren “sarı zarf” kavramı ise bir zarfın içine yerleştirilen devlet şiddetinin oradan yayılımını sembolize eder. Başka bir deyişle söylersek; terim, Leviathan’ın sert emirlerini insana ve topluma çivileyerek bedeni kanatan yapısal şiddetin nesnesidir.
Tam da burada barışı yeniden konuştuğumuz bugünlerde akademisyenlerin on yıldır işsiz olduğunu ve hala görevlerine dönemediklerini hatırlatarak devam edelim. Barış akademisyenlerinin, ihracın başladığı günden bugüne kendi aralarında yaşadıkları dayanışma ve çatışma biçimleri ve baş etmek zorunda kaldıkları krizler fazlasıyla insani durumları temsil ediyor. İhraç edilen ve işinden atılan insanların orta sınıf travmaları, zaman zaman derinleşen zaman zaman sığlaşan bakış açılarının arka planında aslında ayakta kalabilmek ve temiz bir nefes alabilmekten öte bir şey yok. Olağanüstü dönemlerde en masumane, en adil beklentiler bile devletin norm dışı filtrelerine takılır ve insanlar rahatlıkla düşman kategorisine alınabilir. Barış akademisyenlerinin hikâyesi tam da böyle bir hikâyeydi. Devletin şiddet kadrajına girerek cemaatten kovulmak, ekmeksiz, dostsuz, geleceksiz bırakılmak… Sarı Zarflar bu insani hikayenin lokal sarsıntılarına odaklanıyor. Ülkenin içinden geçtiği politik depresyonun ortasında yükselen akademik direnişi, insani kırılmaları merkeze alan bir temsiliyet inşasına çubuğu büküyor.
Filmi izlerken hesapsız, sade bir duygu ile insani bir tepkiye dönüşen savaş karşıtlığını özlediğimizi hissediyoruz. Zira tüm dünyada savaş karşıtlığının dibe vurduğu bir zamandan geçiyoruz. Sarı Zarflar filmi vesilesiyle, filmin hikâyesinin geçtiği savaş günlerini hatırlıyoruz. O günler merhametin, cesaretin ve korkaklığın test edildiği günlerdi. Sur’un tam karşısında yer alan yatılı okulumuzun üst katlarına el koymak için ellerinde ağır silahlarla aniden öğrencilerin arasına dalan özel harekâtçıların savaş motivasyonu, yaşam hakkı ayaklar altındayken her gün duvarların arkasına saklanarak yürütülen eğitim süreci, hemen dibimizdeki ilkokulun karakola dönüştürülürken beton duvarların altında ezilip yaşamını yitiren minicik çocuk bedenleri ve tüm bunların ortasında kulaklarımızı delip geçen savaşın şiddeti karşısında başlayan uzun sessizlik… Bir kent savaşa, açlığa, göçe adım adım hazırlanırken yaşama tutunma anlarına tanıklık ettik. İşte Barış Akademisyenleri bu sessizliğe sessiz kalmamıştı. O zamanlar ses çıkarmak ekmekten daha değerliydi. Onlar onu, yani ahlaki olanı yapmıştı. Zira yüz binlerce insanın yaşamı tehlikedeydi.
Savaş günlerinin ortasında dostların sıcak selamı barış kadar içimizi ısıtmıştı. Hemen dibimizde çatışmalar devam ederken, Diyarbakır’da, Dicle-Fırat Kültür merkezinde bizi korkunç bir motivasyonla dinleyen barış akademisyenlerinden Esra Mungan’ın içinden kopan fırtınaları, anı anına hissettiğimiz derin soluklarını; Onur Hamzaoğlu’nun en kritik anlarda bile, bir anlığına da olsa kaybetmediği soğukkanlılığını ve her koşulda savunduğu kutsal yaşam hakkına olan derin saygısını; Sur’un yıkılmaması ve ayakta kalması için çatışma sonrası kurduğumuz Sur Platformuna içinde Barış Akademisyenlerinin olduğu İstanbul Kent Savunması aktivistlerinin dayanışmasını unutmadık.
Filmde, Kürt tiyatroculara verdiği sözü tutmak ve dayanışmak için çıplak bir bedenden başka bir şeyi kalmayan ihraç akademisyen Aziz’in duruşu ve gözünü kırpmadan fedayı tamamladığı filmin o en vurucu anı, bizim için savaş günlerindeki dayanışmanın aynısıydı. Öyle bir zaman gelir ki sadece çıplak bir bedeniniz kalır geriye, onu da feda edersiniz. Aziz’in veya Paramaz’ın bedenidir bu. O günlerde Kürt barışına, çıplak bir bedenden başka hiç bir şeyi kalmayanların fedasıydı Kürt-Türk dostluğu; ama aynı zamanda kararlılığın, dayanışmanın en zor şartlarda bile mümkün olduğunun teyit edildiği zamanlardı. Hayat bazen bir duruştan başka bir şey değildir… Ve sonuç itibariyle nasıl düştüğümüz değil nasıl ayağa kalktığımız hatırlanacaktı! Sarı Zarflar o anlara kısa kısa değinen bir ayna görevi görmüş oldu.
Gerçek bir devlet dersinin tam ortasında sırtını konfora dayamadan ayakta kalmaya çalışan ve safını ezilenin barışından yana kuran insani dirence tanıklık ettiğimiz savaş günlerinde çok değerli insanlar tanıdık. Bazılarıyla dost, bazılarıyla yol arkadaşı olduk. Bazılarının kederine, öfkesine tanıklık ettik. Alçakgönüllü ve sessizce yaşadığı faşizmi atlatanlara zor zamanlarda dayanabileceği omuz olmaya çalıştık. Kim ne derse desin o dostların hepsi güçlü insanlardı. Şahsen halkım, yol arkadaşlarımla birlikte bizler onların gücünü hiç bir zaman hafife almadık. Barış Akademisyenlerinin duruşu, ölüme karşı yaşamı, karanlığa karşı aydınlığı savunduğumuz savaş günlerinin en haysiyetli direnişi olarak aklımızda kalacak. Eğer bir gün barışı kazanabilirsek, bir avuç onurlu akademisyenin hikâyesi de barış ile birlikte tarihin sayfalarına yazılacaktır.
Süreçte yaşanan insani travmalar, bilim insanlarının kapılarına atılan çarpı işaretleri, dışlamalar, sivil ölüme terk etmeler, “ağaç kökü yesinler” gibi ölümcül söylemler, muhafazakâr abilerin insanı çileden çıkaran huzuru ve bıyık altından gülüşleri, her KHK’lının mutlaka içerden maruz kaldığı iç şiddet, en yakınlarımızın zaman zaman “ben size demiştim” tavırları, bir ülkenin huzurunun bir apartmana indirgenmesi, gözaltılar, aramalar ve bir kez daha haysiyetli insanların hak-hukuk-adalet arayışlarının yükseldiği o an… Sarı Zarflar gerçekte yaşanan bu detayları kaçırmamış. Ama hiçbirisi içimizi hırpalayan iç şiddet ritüelleri kadar sert ve incitici değildi: Şaka ile karışık “Hadi iyisiniz, paranız içerde birikiyor!” diyen ve içimizde birikene yabancılaşan dostlarımızın şiddeti! Eleştirdiğimizde “İhraçlar çok alıngan olmuş” diyerek yabancılaşmayı teyit ettikleri zamanlardan geçerken içinde biriktirdikleriyle giden, yaşamını yitiren ihraçları hatırlamak… Tüm bunların ortasına yerleştirilmiş sahte dostluklarla samimi ilişkilerin, eleştiri ve hakaret arasındaki farkın inceldiği o anlar… Film bu ayrıntılara büyük bir hassasiyetle odaklansa da o insani halleri en derinden sadece ihraçlar hissedebilir…
Hepimize iddialarımızdan vazgeçip hayatın zorunluluklarına teslim olmamız dayatıldı. Siyasetsiz bir dünya, renksiz bir yaşam. Aziz’in taksici olarak gittiği işyerine bizler de çoğu zaman başka bir kimlikle gitmenin ağrısını yaşadık. Zorunlu dönüşümlere tabi olduk. Siyasi operasyonların ve savaşın gölgesinde zorunlu bir hayat ve haysiyet direnci… Tüm bu kaosun ortasında yaşama yeniden başladık ve yeniden kurduk; çünkü filmde ifade edildiği üzere yaşamı öldüremezlerdi…
Film bazı hadiseleri yeniden tartışmamız gerektiğini hatırlatıyor. Devlete olan öfkenin içe yönelmesi, ana evine dönüş, Kürt barışına bulaşmanın ağırlığı, hakikatle tanışma, işsizlik, çaresizlik… Bunun karşılığı anlayışsızlık olmamalıydı. Biraz “anlam” beklemek herkesin hakkıdır. Bunu zaman zaman esirgedik… “Konforları bozuldu” demişti birileri. Politik yanı kadar ahlaki yanı de zayıf olan bu tür eleştirilerin alıcısının olması bana hep tuhaf gelmiştir. Hakeza Aziz’in dayanışma akademisine gelemediği için arkadaşları tarafından linç edilmesi örneği… Nedir bu sert devrimciliğin motivasyonu? İçeri bükülen apolitik öfkenin nasıl bir katkısı var ki bunda ısrar ediliyor? Nasıl büyümeliyiz, nasıl direnmeliyiz?
Kimse dört dörtlük değil elbette; kusurlu zamanlar, kusurlu insanlar yaratır; kusurlu insanlarla bir süreç atlatmaya çalıştık. Burada asıl mesele kestirip atmak değil, değiştirip dönüştürebilmekti. Bazen tek başına bir insanın duruşu yaşamın her hangi bir yerinde direnişin kendisi olabiliyor. Aziz’in çırılçıplak fedası gibi… Herkesten her konuda cesur davranmalarını bekleyemeyiz. Cesur olanlar diğerlerinin neden cesur davranmadıklarını anlamadıkları sürece tek başına cesaretli olmak hiç bir yarayı onarmaya yetmeyecektir.
Anlamanın yerine yargılamayı tercih etmek her zaman en kolay yol oldu. Ve insanlar kolay yollardan kolay kolay vazgeçmezler. Radikal eleştiri her zaman vardı ama daha çok aydınlanma çağının skolastik düşünceye meydan okumasıyla yaygınlaştı. Bugün farklı bir çağdayız. İnsanlar birçok şeyi bilinçli yapıyor. İmza atmak veya atmamak gibi… Burada yargılama değil anlama deveye girmeli.
Aydınlanmanın radikalizminden çıkamıyoruz; anlayıp örgütlenmeyi değil, hala daha kısa ve basit yolları tercih ederek yargılamayı, yıkmayı, keskin kopuşu bir kurtuluş olarak görüyoruz. Oysaki kopan, kopup gidiyor, bir daha geri dönmüyor. Yargılayana geri kalan kutsal yalnızlık, hiç bir sorunu çözmeye yetmiyor. Madem bu kadar haklıysak, madem tüm doğrular bizde, o zaman neden kitleler arkamızdan sürüklenmiyor? Neden burayı sorgulamaktan korkuyoruz?
Varlık olarak insanın bir hakikati var. Korkabilir, kaygılanabilir, geri çekilebilir… Bu durumda ne yapmalıyız? Korkak deyip etiketleyip işin içinden çıkmak çözüm mü? Dayanışmanın olması gereken yerde ayrışmayı tercih edenlerin toplumsal kaygısı maniple ediliyor ve belki başkaları için bu insani durum kişisel egolara dönüşüyor. Oysa insanların dayanışma pratikleri ile basit bir temas kurmaları çok etkili sonuçlar doğurabilirdi. Direniş hakikatten bağımsız bir şey değildir; hakikati ayakları altına alan hiç bir direniş ise toplumsallaşamaz. Aziz’in bir eş ve bir ebeveyn olarak içine düştüğü karmaşaya yabancılaşan direniş kuşkusuz zayıf olacaktır.
Filmin sonunda düşüşü meşrulaştıran ve Leviathan’ın sürekliliğiyle uzlaşan bir sonuç olsa da gerçekte öyle olmadığını düşünenlerdenim. Direnişlerin etkileri kısa sürede görünmez kılınsa da sisteme çakılan kazıklar derine gitmiştir. Bugün aldığımız nefesi, büyük oranda tanrı krallara, lordlara, aristokratlara, diktatörlere karşı insanlığın verdiği tarihsel direnişlere borçluyuz. Hiç bir şey boşa gitmez; sadece iktidarlar boşa gittiğine bizi inandırmak için başka savaşlar başlatırlar. Onu da kaybederler. Birimiz bir film yapar, öbürümüz bir roman yazar, diğeri bir meşale yakar ve böylece direniş tarihe kaydedilir. Direniş ve iktidar kesintisiz bir antagonizmanın en eski ve en güncel kavgası olarak sürer.
Savaştan ve otoriter rejimden herkes payını aldı. Zorluklara rağmen yaşamı sürdürebilmek devam edebilmek, korkuya rağmen yürüyebilmek belki de cesaretin en büyüğü… Barış akademisyenleri ve tüm ihraçlar için demem o ki, Yahudi cemaatinden ve yaşamın kendisinden kovulan Spinoza’nın yaptığı gibi, gözlüklerimizin camını parlatalım!

