Türkiye güncel siyasetinde gündemin temel tartışma eksenlerinden biri, muhalefetin mevcut siyasal kutuplaşmaları aşarak yeni bir toplumsal muhalefet hattı inşa edip edemeyeceği; diğeri ise iktidarın, anayasal ve hukuksal sınırlar çerçevesinde tartışmalı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden adaylığı ve seçilmesine imkân sağlayacak bir siyasal ve hukuki formül üretip üretemeyeceği. Bu iki dinamik, siyasal rekabetin kısa vadeli temel gerilim hattını oluşturuyor. Ancak bu tartışmalar, büyük ölçüde kısa vadeli seçim dinamiklerine odaklanmakta; Türkiye siyasetinin uzun erimli dönüşüm kapasitesine ilişkin daha temel soruları ise gölgede bırakmaktadır.
Türkiye’de toplumsal muhalefet, bir yandan seçim odaklı kurumsal siyaset ile diğer yandan toplumsal mobilizasyon ve sokak siyaseti arasında stratejik bir ikilemle karşı karşıyadır. Ancak temel soru, bu iki siyaset tarzının birbirini dışlayan alternatifler olarak mı değerlendirilmesi gerektiği, yoksa bunları eş zamanlı ve birbirini tamamlayacak biçimde yürütebilen bir siyasal örgütlenmenin daha yüksek bir siyasal kapasite üretebilip üretemeyeceğidir. Başka bir ifadeyle, seçim siyaseti ile toplumsal muhalefeti sentezleyebilen bir aktörün, mevcut temsil krizini aşma ve yeni bir hegemonya projesi geliştirme potansiyeli taşıyıp taşımadığı tartışmaya açıktır. Bu çerçevede yanıtlanması gereken bir diğer kritik soru ise, toplumda giderek görünür hâle gelen memnuniyetsizlik, ekonomik kırılganlık ve temsil taleplerinin oluşturduğu yükselen “dip dalga”yı siyasal olarak örgütleyebilecek yeni bir iktidar odağının ortaya çıkıp çıkamayacağıdır. Dolayısıyla Türkiye siyasetinin geleceği, yalnızca seçim sonuçlarına değil, aynı zamanda toplumsal enerjiyi kurumsal siyasal kapasiteye dönüştürebilecek aktörlerin ortaya çıkmasına da bağlı görünmektedir. Yaklaşık çeyrek yüzyıllık iktidar deneyimi boyunca, özellikle 2016 sonrasında inşa edilen yeni siyasal rejimin kurumsal, hukuksal ve toplumsal düzeylerde yarattığı dönüşümün derinliği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu süreçte yalnızca yönetici kadrolar değil, devlet aygıtının işleyişi, bürokratik yapı, güvenlik mimarisi, yargı sistemi, medya alanı ve toplumsal rıza üretim mekanizmaları da yeniden biçimlenmiştir. Dolayısıyla iktidarın değişmesi, bu düzenin kendiliğinden dönüşeceği anlamına gelmemektedir. Asıl tartışma, böylesine kökleşmiş bir siyasal düzenin hangi toplumsal ve kurumsal dinamiklerle dönüştürülebileceği sorusudur. Bu da yalnızca seçim stratejileriyle değil, devletin yeniden yapılanmasına, toplumsal koalisyonların inşasına ve farklı toplumsal kesimlerde güven üreten yeni bir hegemonya projesinin kurulmasına bağlıdır. Bu bağlamda muhalefetin karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca seçim kazanmak ya da sokak siyaseti ile kurumsal siyaset arasında bir tercih yapmak değildir. Daha temel mesele, geniş toplumsal kesimlerde yeni bir siyasal merkezin yalnızca iktidarı devralabileceğine değil, aynı zamanda yeni ve daha kapsayıcı bir siyasal düzen kurabileceğine ilişkin güven üretebilmesidir. Kutuplaşmanın aşılması bu sürecin önemli bir boyutunu oluştursa da tek başına yeterli değildir. Çünkü uzun süreli otoriterleşme deneyimlerinin ardından ortaya çıkan temel sorunlardan biri, toplumun yeni iktidar odağının hem devlet kapasitesine hem de toplumsal dönüşüm iradesine duyduğu güvendir. Başka bir ifadeyle, siyasal mücadele yalnızca iktidarın el değiştirmesi üzerine değil, yeni bir hegemonik projenin toplumsal meşruiyet üretip üretemeyeceği üzerine de kurulmaktadır.
Türkiye muhalefeti, 2013 yılında Gezi Parkı protestolarıyla görünür hâle gelen toplumsal mobilizasyon dalgasından bu yana yeni bir siyasal strateji arayışı içindedir. Hatırlanacağı üzere, başlangıçta İstanbul’daki Gezi Parkı’nın korunmasına yönelik çevreci bir itiraz olarak ortaya çıkan protestolar, kısa sürede otoriterleşmeye, yaşam tarzına müdahalelere ve demokratik temsil krizine yönelik kitlesel bir toplumsal harekete dönüşmüştü. Bu yönüyle Gezi, yalnızca belirli bir kentsel müdahaleye karşı gelişen bir tepki değil, AKP döneminde giderek merkezileşen iktidar biçimine, neoliberal kalkınmacılığa ve kentleşme politikalarına, karar alma süreçlerinin merkezileşmesine ve dışlayıcı niteliğine karşı daha geniş bir toplumsal hoşnutsuzluğun görünür hâle geldiği bir siyasal momentti. Hatırlanacağı üzere, Gezi sonrasında muhalefetin siyasal enerjisinin kurumsal siyasete taşınabileceğine yönelik beklentiler, Haziran 2015 genel seçimlerinde AKP’nin ilk kez parlamento çoğunluğunu kaybetmesiyle güç kazanmıştı. Ancak seçim öncesinde Diyarbakır Nevruzu’ndan başlayarak Suruç ve 10 Ekim Ankara katliamlarına uzanan, yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bir dizi bombalı saldırıyla derinleşen şiddet ortamı, sokak siyaseti ve kamusal mobilizasyon olanaklarını ciddi biçimde daraltmıştı. Yeniden başlayan çatışma süreci, koalisyon görüşmelerinin sonuçsuz kalması ve Kasım 2015’te erken seçime gidilmesiyle birlikte siyasal gündem giderek güvenlik eksenine kaymıştı. Ardından 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş ve özellikle Kürt illerinde yaygınlaşan kayyum uygulamaları, muhalefetin siyasal hareket alanını daha da daralttı. Bu süreç, Türkiye muhalefeti açısından bir tür siyasal tükeniş dönemine işaret etti. Tırmanan şiddet, hükümet kurma krizi ve giderek daralan siyasal alan içerisinde Gezi’nin ortaya çıkardığı toplumsal enerji, sürdürülebilir bir siyasal dönüşüm projesine dönüşemedi. Seçimlerde elde edilen kazanımlar da tek başına iktidar değişikliğini gerçekleştirmeye yeterli olmadı. Böylece ne Gezi’nin açığa çıkardığı toplumsal enerji kalıcı bir siyasal dönüşüme evrilebilmiş ne de seçim başarıları tek başına iktidar değişimini mümkün kılabilmiştir.
Bu süreç, Türkiye’de muhalefetin iki temel siyasal mücadele biçimi arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmasını gerekli kılmaktadır. Sokak siyaseti, siyasal taleplerin ve toplumsal çatışmaların devletin kurumsal mekanizmalarının dışında ya da bu mekanizmaların sınırlarını zorlayarak kamusal alanda doğrudan kolektif eylemler yoluyla ifade edilmesini ifade ederken; seçim siyaseti, temsil mekanizmaları ve kurumsal siyasal süreçler aracılığıyla iktidarın değiştirilmesini hedeflemektedir. Bu iki mücadele biçimi birbirini dışlayan karşıt stratejiler değildir; aksine tarihsel koşullara bağlı olarak biri diğerini besleyebilir veya belirli dönemlerde biri diğerine göre daha belirleyici hâle gelebilir. Gezi Parkı protestoları, Arap Baharı, Seattle’daki küreselleşme karşıtı eylemler ya da farklı ülkelerde ortaya çıkan kitlesel toplumsal hareketler, sokak siyasetinin dönüştürücü kapasitesini gösterirken; bu hareketlerin önemli bir kısmı, kurumsal siyasete aktarılamadıkları ölçüde kalıcı siyasal dönüşümler üretmekte zorlanmıştır. Sokak siyasetinin sınırı, toplumsal çatışmanın şiddet eksenine kayarak derinleşmesi ve bunun olağanüstü yönetim biçimlerini meşrulaştırma riskinde ortaya çıkarken; seçim siyasetinin sınırı ise Türkiye bağlamında yalnızca seçim güvenliği, oyların korunması ve seçim süreçlerindeki usulsüzlük tartışmalarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda seçim sonrasında ortaya çıkan siyasal iradenin hukuksal ve kurumsal mekanizmalar aracılığıyla sınırlandırılması ya da etkisizleştirilmesi ihtimalini de içermektedir. Dolayısıyla CHP’den koparak ortaya çıkan yeni siyasal oluşumun önündeki seçenekler, yalnızca seçim kazanma stratejisiyle değil, bu yapısal sınırlar içinde yeni bir siyasal alan ve toplumsal meşruiyet üretme kapasitesiyle de belirlenmektedir.
İktidar Blokunun Dönüşümü ve Erdoğan Sonrası Tartışmaları
Türkiye’de siyasal dönüşüm yalnızca muhalefetin stratejik kapasitesiyle değil, iktidar bloğunun hamleleri ve yeniden yapılanma biçimleriyle de belirlenmektedir. Başlangıçta kitlelerin desteğiyle iktidarını sürdüren AKP’nin özellikle 2016 darbe girişimi sonrası izlediği siyaset, farklı toplumsal ve siyasal aktörlerle aynı anda ilişki kurabilme kapasitesi üzerine kuruludur. Bir yandan MHP ile kurulan ittifak üzerinden milliyetçi-devletçi bir siyasal hat güçlendirilirken, diğer yandan Kürt meselesi bağlamında Kürt siyasi hareketiyle dönemsel diyalog kanallarının açık tutulması, iktidarın farklı toplumsal alanlarda manevra kapasitesini koruma arayışının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu durum ilk bakışta ideolojik tutarsızlık gibi görünse de iktidar siyasetinin doğası açısından değerlendirildiğinde, farklı güç odakları arasındaki dengeleri yönetmeye dayalı pragmatik bir hegemonya kurma biçimi olarak okunabilir.
Bu stratejik esneklik, aynı zamanda iktidarın temel yönetme biçiminin önemli bir unsurudur. AKP, uzun süredir siyasal alanı güçlü bir kutuplaştırma siyaseti üzerinden düzenlemekte; toplumsal kesimleri karşıt kimlikler etrafında mobilize ederek kendi destek tabanını yeniden üretmektedir. Ancak bu kutuplaştırıcı siyasal çizginin yanında, farklı dönemlerde farklı aktörlerle ilişki kurabilme kapasitesini de arttırarak korumuştur.
Bununla birlikte, iktidarın giderek merkezileşen yapısı, karar alma süreçlerinin dar bir siyasal çekirdekte yoğunlaşması ve devlet-toplum arasındaki ara mekanizmaların zayıflaması, uzun vadede halkla kurulan ilişkinin niteliği açısından önemli bir sorun yaratmaktadır. Merkezileşme arttıkça siyasal iktidarın toplumsal talepleri doğrudan algılama ve temsil etme kapasitesi zayıflamakta; bu durum ekonomik sorunlarla birleştiğinde iktidarın toplumsal tabanında aşınma yaratma potansiyeli taşımaktadır.[1]
AKP döneminde inşa edilen rejim, birçok Marksist araştırmacının vurguladığı üzere, yürütme aygıtının yasama ve yargı karşısında güçlenmesi, devlet kapasitesinin merkezileşmesi ve neoliberal yönetim teknikleriyle otoriter siyasal biçimlerin iç içe geçmesi üzerinden okunabilir.[2] Bu bağlamda belediyelere yönelik operasyonlar, grev karşıtı politikalar, sermaye birikim süreçlerinin belirli aktörler etrafında örgütlenmesi ve kamusal kaynakların siyasal sadakat ilişkileri üzerinden dağıtılması, iktidarın yönetme tarzının temel unsurları olarak ortaya çıkmaktadır.
AKP iktidarının uluslararası alandaki konumlanışı da iç siyasal stratejilerinden bağımsız değildir. Özellikle Donald Trump yönetimiyle son dönemde kurulan yakın ilişki, yalnızca devletlerarası diplomatik bir tercih olarak değil, Erdoğan’ın kendi seçmeni nezdinde kurduğu liderlik anlatısının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Erdoğan’ın “dünya lideri” imajı, Türkiye’nin küresel güçler karşısında bağımsız hareket eden, kendi çıkarlarını savunan bir aktör olduğu söylemi üzerinden inşa edilmektedir. Bu çerçevede Trump gibi küresel ölçekte tartışmalı ancak güçlü bir lider figürüyle kurulan yakınlık, iktidar tabanı açısından Türkiye’nin uluslararası sistemde görünürlüğünün ve pazarlık kapasitesinin göstergesi olarak sunulabilmektedir. Ancak bu ilişkinin önemli çelişkileri de bulunmaktadır. Trump yönetiminin özellikle İsrail politikaları, bölgesel güvenlik politikaları ve ABD-İsrail eksenindeki yaklaşımı, Türkiye’de uzun süredir güçlü olan anti-emperyalist ve İsrail karşıtı toplumsal duyarlılıklarla gerilim yaratma potansiyeline sahiptir. AKP, tarihsel olarak Filistin meselesi ve İsrail karşıtlığı üzerinden önemli bir toplumsal mobilizasyon alanı üretmişken, ABD ile stratejik ilişkileri ve Trump yönetimiyle kurulan yakınlık bu söylem alanında bir çelişki yaratmaktadır. Bu nedenle Trump ile kurulan ilişkinin, kısa vadede liderlik kapasitesini ve uluslararası aktörlük iddiasını güçlendiren bir unsur olarak kullanılması mümkün olsa da uzun vadede iktidarın kendi tabanı içinde yeni kırılmalar üretme ihtimali de bulunmaktadır.
Benzer biçimde Kürt meselesinde Abdullah Öcalan üzerinden geliştirilen yeni siyasal temas arayışları da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Bir yandan milliyetçi ittifakın temel aktörü olan MHP ile güçlü bir siyasal ortaklık sürdürülürken, diğer yandan Kürt siyasi hareketiyle diyalog ihtimalinin gündeme taşınması, AKP’nin sabit ideolojik pozisyonlardan ziyade güç dengelerini yönetmeye dayalı pragmatik siyaset anlayışını göstermektedir. Ancak bu esneklik, aynı zamanda iktidarın kendi kurduğu kutuplaştırıcı siyasal dil açısından da bir risk taşımaktadır. Uzun yıllar boyunca siyasal kimlikleri keskin karşıtlıklar üzerinden inşa eden bir iktidarın, bu karşıtlıkları yeniden düzenleme girişimi, kendi toplumsal tabanında güven ve tutarlılık sorunları yaratabilir. MHP’nin son dönemde Kürt meselesi bağlamında aldığı pozisyon da Türkiye siyasetindeki mevcut çelişkilerin önemli örneklerinden biridir. Geçmişte çözüm sürecine ve Erdoğan iktidarına yönelik en sert eleştirileri yönelten MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bugün Abdullah Öcalan üzerinden yeni bir siyasal açılım ihtimalini gündeme taşıması, yalnızca parti politikasındaki bir değişim olarak değil, iktidar bloğunun değişen ihtiyaçları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bahçeli’nin Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması, kayyum uygulamalarının sona erdirilmesi ve Öcalan’ın “umut hakkı” tartışması bağlamında gündeme getirdiği söylemler gerçek bir demokratikleşme ve toplumsal barış perspektifinden ziyade, yoksa mevcut iktidar dengelerini yeniden kurmaya yönelik stratejik hamleler olarak okunmalıdır. Tam karşıtını iddia edebilen bir siyasal odak bu anlamda üç gün sonra yine aynısını yapabilir.
Bu durum aynı zamanda muhalefetin toplumsal barış ve Kürt meselesi konusundaki siyasal alanını da karmaşıklaştırmakta ve daraltmaktadır. Geçmişte milliyetçi siyasetin en sert temsilcilerinden biri olarak görülen MHP’nin bugün iktidar bloğu içinde kalarak benzer talepler etrafında bir dil kurabilmesi, muhalefetin bu alandaki söylemsel üstünlüğünü zorlaştırmaktadır. Kürt meselesinde yalnızca mevcut iktidarın politikalarına tepki veren bir pozisyon almak yeterli olmayacaktır. Asıl mesele, Kürt kimliğinin tanınması, demokratik temsil mekanizmalarının güçlendirilmesi ve farklı toplumsal kesimlerin birlikte yaşama iradesini güçlendirecek yeni bir siyasal çerçeve kurabilmektir. Ancak bunun sınırları da bulunmaktadır; çünkü toplumsal uzlaşma yalnızca elitler arası bir mutabakatla değil, geniş toplumsal kesimlerde güven ve rıza üretebilecek uzun vadeli bir siyasal süreçle mümkün olabilir.
Erdoğan’ın yeniden seçilme ihtimali ve AKP sonrası tartışmaları da bu geniş iktidar mimarisi içinde değerlendirilmelidir. Mevcut anayasal sınırlamalar nedeniyle Erdoğan’ın yeniden adaylığı tartışmalı bir konu olmaya devam ederken, anayasa değişikliği üzerinden yeni bir siyasal yol açma ihtimali gündemin merkezinde yer almaktadır. Anayasa değişikliği için gerekli milletvekili çoğunlukları dikkate alındığında, referandum gerektiren 360 sandalye seçeneği daha ulaşılabilir görünse de referandum sürecinin taşıdığı siyasal riskler bulunmaktadır. Referandumsuz anayasa değişikliği için gereken 400 milletvekili ise mevcut dengeler içinde çok daha zor bir hedef olarak durmaktadır. Bu nedenle iktidar açısından mesele yalnızca Erdoğan’ın kişisel siyasi geleceği değil, Erdoğan sonrası dönemde mevcut iktidar bloğunun devlet içindeki konumunu ve sermaye ilişkilerini sürdürebilecek bir siyasal düzen kurup kuramayacağıdır.
Dolayısıyla AKP’nin mevcut siyasal kapasitesi, yalnızca farklı aktörlerle ittifak kurabilme yeteneğinden değil, bu ittifakların yarattığı çelişkileri yönetebilme becerisinden kaynaklanmaktadır. Ancak merkezileşmiş bir iktidar yapısında bu esnekliğin sınırları da bulunmaktadır. İktidarın farklı toplumsal kesimlerle aynı anda ilişki kurma kapasitesi, kısa vadede güç üretirken; uzun vadede kendi seçmeniyle kurduğu ideolojik bağlarda aşınma yaratabilecek potansiyel kırılma noktaları da barındırmaktadır. Bu çelişkiler, yalnızca iktidarın kendi siyasal kapasitesinin sınırlarına değil, aynı zamanda karşısında şekillenen muhalefetin nasıl bir siyasal hat ve örgütsel kimlik geliştireceği sorusuna da işaret etmektedir. Özellikle CHP’nin geleneksel parti çizgisinden ayrılarak Yeni Parti’nin kurulmasıyla ortaya çıkan siyasal arayışlar, toplumsal muhalefetin temsil edilme biçimleri ve bu temsilin sınırları açısından ayrıca değerlendirilmelidir.
CHP’den Yeni Parti’ye “Düzen Partisi” Kimliği ve Toplumsal Muhalefetin Temsili Sorunu
CHP’nin bugünkü konumunu anlamak için onu yalnızca mevcut örgütsel yapısı üzerinden değil, farklı dönemlerde farklı isimlerle (Deniz Baykal CHPsi, Erdal İnönü SHPsi, Bülent Ecevit DSP’si vb.) temsil ettiği siyasal gelenek üzerinden değerlendirmek gerekir. CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olarak devletin kurumsal yapısını, laiklik ilkesini, parlamenter demokrasiyi ve modernleşme projesini temsil eden bir siyasal aktör olmuştur. Ancak özellikle 1960’lardan itibaren yükselen sınıf mücadeleleri ve toplumsal hareketlerin etkisiyle bu kurucu kimliğin sınırlarını genişletmeye çalışmış; “ortanın solu” açılımıyla kendisini daha halkçı, emekçi kesimlerin taleplerine duyarlı ve sosyal demokrat bir çizgide yeniden tanımlamıştır. Bununla birlikte bu dönüşüm, CHP’nin devlet kurucu niteliği ile toplumsal muhalefetin temsilcisi olma iddiası arasındaki temel gerilimi ortadan kaldırmamış, yalnızca yeni bir siyasal biçim içinde yeniden üretmiştir. Bu gerilim, özellikle Kürt meselesi ve demokratikleşme tartışmalarında belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. SHP döneminde Kürt siyasetçilerinin parlamentoya taşınması, CHP geleneği içinde daha kapsayıcı bir demokratikleşme arayışının örneklerinden biri olarak görülebilirken; sonraki dönemlerde parti, devletçi ve kurumsalcı reflekslerin etkisiyle daha sınırlı bir pozisyona geri dönmüştür. 1980 sonrası merkez sol gelenek, merkez sağ partilerle kurulan koalisyon hükümetlerine katılımı nedeniyle defalarca sınandı. SHP, 1990’ların başında merkez sağ DYP ile koalisyon hükümetinde yer alırken, Deniz Baykal liderliğindeki CHP 1995’te kısa süreliğine DYP–CHP koalisyonuna katıldı; Baykal bu hükümette Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Bülent Ecevit liderliğindeki DSP ise daha sonra 1999–2002 yılları arasında bir koalisyon hükümetine liderlik etti. SHP, CHP ve DSP adları altında yaşanan bu dönemler, merkez sol gelenek ile Türkiye devletinin devlet merkezli ve güvenlik odaklı uygulamaları arasındaki süreklilik arz eden gerilimleri de ortaya koydu. 1990’ların büyük bölümünde Türkiye, özellikle ağırlıklı olarak Kürt coğrafyasında olağanüstü hâl altında yönetildi; bu bölgelerde kontrgerilla politikaları ve kapsamlı güvenlik tedbirleri uygulandı. Sosyal demokrat partilerin bu dönemde hükümetlerde yer alması, merkez solu bu devlet politikalarının dışında değil, doğrudan içinde konumlandırdı.
Bu gerilim, SHP’nin hükümet ortağı olduğu dönemde yaşanan 1993 Sivas Katliamı’nda da açık biçimde görüldü. Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü devletin etkili biçimde müdahale edememesi nedeniyle eleştirildi. Benzer şekilde, Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde, F tipi cezaevlerinin uygulamaya konulmasını protesto eden ölüm orucundaki mahkûmlara yönelik 19 Aralık 2000 tarihli 100’e yakın tutuklunun hayatını kaybettiği “Hayata Dönüş” Operasyonu tartışmalı bir başka olay oldu. Bu olaylar, Türkiye’deki merkez sol geleneğin demokratik ve toplumsal muhalefet iddiası ile devletin siyasi çatışmalara yönelik güvenlikçi yaklaşımını kabullenmesi arasındaki süreklilik arz eden gerilimi ortaya koymaktadır. Ayrıca yine “başörtüsü meselesi” de 1980 sonrası merkez sol geleneğin sekülerizm ile demokratik kapsayıcılık arasındaki gerilimini gösteren önemli başlıklardan biriydi. SHP döneminde kamu kurumları ve üniversitelerde başörtüsüne yönelik kısıtlamalar, partinin laiklik anlayışının muhafazakâr kesimlerle gerilim yaratmasına yol açtı. DSP döneminde ise bu gerilim, 1999’da Fazilet Partisi milletvekili Merve Kavakçı’nın TBMM Genel Kurulu’na başörtüsüyle girmesi üzerine yaşanan krizle yeniden görünür hale geldi. Bülent Ecevit’in sert tepkisi, DSP’nin laiklik konusundaki devletçi hassasiyetlerinin sembolik örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Kemal Kılıçdaroğlu döneminde ise bir yandan demokratikleşme ve hukuk devleti söylemi öne çıkarılmış, diğer yandan Anayasa’ya aykırı olduğu eleştirilerine rağmen 2016 yılında Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi HDP yöneticilerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek verilmiştir. Bu örnek, CHP’nin demokrasi söylemi ile devlet düzeninin sınırları içinde hareket etme eğilimi arasındaki çelişkiyi göstermesi açısından önemlidir.
İmamoğlu’nun tutuklanması sonrasında ise CHP, kendi tarihsel çizgisinin ötesinde daha mücadeleci ve toplumsal mobilizasyona açık bir konuma yönelmiştir. Devlet baskısı karşısında daha merkezci ve kurumsalcı bir çizgi izleyen parti, beklenmedik biçimde sokak siyasetiyle daha doğrudan temas kurmak zorunda kalmıştır. Ancak devam eden miting süreci, aynı zamanda sokak siyasetinin sınırlarını da görünür kılmıştır. Toplumsal mobilizasyonun sürekli ve kontrol edilebilir bir siyasal enerjiye dönüştürülmesindeki zorluklar, CHP içinde farklı siyasal yönelimlerin belirginleşmesine yol açmıştır. Bu süreçte daha mücadeleci bir çizgi ile daha geleneksel kurumsalcı yaklaşım arasındaki ayrım daha görünür hâle gelmiştir.
Butlan tartışması ve sonrasında yaşanan gelişmeler ise CHP açısından yeni bir kırılma ortaya çıkarmıştır. Bir anlamda CHP içinde, toplumsal muhalefetin taleplerine daha açık bir siyasal hat ile mevcut düzenin sınırları içinde hareket etmeyi tercih eden yaklaşım arasındaki ayrışma belirginleşmektedir. Yeni siyasal oluşumların ortaya çıkışı da bu boşluk üzerinden okunabilir. Bu yeni aktörler, CHP’nin kurumsalcı ve laik modernleşmeci mirasını aşarak daha geniş bir toplumsal dönüşüm iddiası taşıma potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin önünde önemli sınırlar bulunmaktadır.
Bunların başında Kürt meselesi gelmektedir. Yeni Parti’nin tasarıyı destekleme kararı, görünüşe göre süreçten dışlanmamak ve Kürt hareketiyle bağlarını koparmamak amacıyla alınmış olsa da kendi destek tabanının önemli bir bölümü tarafından taktiksel bir hamleden ziyade hükümete verilmiş siyasi bir taviz olarak değerlendiriliyor. Bu tepki, Türkiye’nin sosyal demokrat geleneğinin milliyetçi karakteriyle ve ülkedeki siyasi rekabetin geleneksel işleyiş biçimiyle yakından bağlantılı. Dolayısıyla Yeni Parti zor bir stratejik tercih ile karşı karşıyadır. Daha önceki pozisyonlarını defalarca değiştirmelerine rağmen bu siyasi esnekliği iktidara dönüştürmeyi başaran Erdoğan veya Bahçeli’nin modelini izlemek mi daha etkili olur? Yoksa Özgür Özel’in, Kürt hareketiyle bağların koparılmasının nihayetinde muhalefete ve Türkiye’nin demokratikleşme perspektifine zarar vereceği gerekçesiyle diyaloğu sürdürme yaklaşımı mı daha sürdürülebilir? İkinci seçenek daha ilkeli bir strateji olabilir; ancak kısa vadede önemli siyasi maliyetler taşıdığı da görülüyor. Mevcut en zor görev kitlesinin Kemalist- devletçi reflekslerini dönüştürebilme, Özgür Özel’in yasa tasarısına verdiği “evet” oyunu açıklayabilmesi gibi görünüyor. Uzun vadede Yeni Parti, Türkiye’nin demokratikleşmesinin Kürt hareketiyle bağların koparılması yoluyla değil, diyaloğun sürdürülmesi ve Kürt aktörleri de kapsayan daha geniş bir siyasi koalisyonun inşa edilmesi yoluyla mümkün olabileceği konusunda potansiyel seçmenini ikna etmek gibi zor bir görevle karşı karşıya.
Yeni bir siyasal merkezin, iktidar bloğunun dönemsel açılımlarının ötesinde gerçek bir demokratikleşme perspektifi geliştirip geliştiremeyeceği temel bir sınav olacaktır. MHP’nin dahi dönemsel olarak Kürt meselesinde daha ileri söylemler kullanabildiği bir ortamda, yeni bir muhalif aktörün bu alanda nasıl bir siyasal dil kuracağı belirleyici olacaktır.
Aynı zamanda Özgür Özel hakkında gündeme gelen fezleke ve olası hukuki süreçler, yeni oluşumların siyasal kapasitesini etkileyebilecek başka bir sınır alanı yaratmaktadır. Dolayısıyla yeni siyasal hareketlerin önündeki temel mesele yalnızca CHP’den ayrışmak değil; devlet baskısı, toplumsal kutuplaşma ve yerleşik siyasal dengeler karşısında kalıcı bir dönüşüm perspektifi oluşturabilmektir.
Sosyalist Sol’un Mevcut Durumu ve Siyasal Kapasitesi
Bu süreçte sosyalist sol partilerin ve örgütlerin tutumu da belirleyici olmakla birlikte, mevcut haliyle toplumsal ölçekte karşılık üreten ve güçlü bir politik hat oluşturabildiklerini söylemek güçtür. Özellikle emek eksenli bir mücadelenin geniş kitlelerde karşılık bulması, yalnızca doğru politik söylemin kurulmasına değil, bu söylemi toplumsal bir güce dönüştürebilecek süreklilikte bir örgütlenmenin ortaya konulmasına bağlıdır. Bugün sol/sosyalist yapıların temel sorunlarından biri de bu siyasal ve örgütsel kapasitenin henüz yeterince oluşturulamamış olmasıdır.
Türkiye’deki yapısal ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin derinleştiği bir dönemde, AKP iktidarının rantın yaratılması ve belirli toplumsal kesimlere dağıtılması üzerinden şekillendirdiği neoliberal-popülist düzen, geniş kesimlerin gündelik yaşamını doğrudan belirlemektedir. Buna karşı emekçileri, yoksulları ve güvencesiz kesimleri ortak bir siyasal zeminde buluşturabilecek kalıcı bir toplumsal örgütlenmenin yeterince geliştirilememiş olması, sol/sosyalist siyasetin söylemlerinin toplumsal karşılığını da sınırlamaktadır. Başka bir ifadeyle, solun yaşadığı sorun yalnızca söylemsel ya da ideolojik bir sorun değil; aynı zamanda örgütsel kapasite, toplumsal bağ ve maddi olanaklar sorunudur.
Bu durum bir tür kısır döngü yaratmaktadır: Toplumsal örgütlenme zayıf olduğu için siyasal söylem geniş kitlelere taşınamamakta; söylemin toplumsal karşılığının sınırlı kalması ise yeni örgütlenme olanaklarının yaratılmasını zorlaştırmaktadır. Buna, iktidarın muhalefet alanları üzerindeki yoğun siyasal, hukuki ve ekonomik baskısı ile muhalif toplumsal örgütlenmelerin sahip olduğu sınırlı maddi olanaklar da eklendiğinde, sosyalist solun hareket alanının neden daraldığı daha açık hale gelmektedir.
Bununla birlikte, sosyalist solun önemli bir avantajı, mevcut düzenin yarattığı ekonomik ve toplumsal sorunlara karşı sokak siyaseti, taban örgütlenmesi ve doğrudan mücadele üzerinden yeni bir politik alan açabilme potansiyeline sahip olmasıdır. Emekçilerin gündelik yaşamda karşı karşıya kaldıkları sorunları yalnızca seçim dönemlerinde görünür kılan bir siyaset yerine, işyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde ve farklı toplumsal mücadele alanlarında süreklilik taşıyan bir örgütlenme hattının kurulması, bu potansiyelin gerçek bir toplumsal güce dönüşmesinin ön koşuludur.
Bu açıdan mesele, sandık siyasetinin küçümsenmesi değil; sandık siyasetinin toplumsal mücadele ve örgütlenme süreçleriyle ilişkilendirilmesidir. Sokakta, işyerinde ve gündelik yaşamın içinde karşılık üretmeyen bir siyasetin yalnızca seçim süreçleri üzerinden uzun erimli bir toplumsal dönüşüm yaratması ve toplumsal hegemonya kurması oldukça güçtür. Seçim siyaseti, ancak daha geniş bir toplumsal mücadele ve örgütlenme perspektifinin parçası haline gelebildiği ölçüde kalıcı bir siyasal dönüşüm projesine dönüşebilir.
Bu nedenle sosyalist sol açısından temel mesele, mevcut ekonomik ve siyasal düzenin yalnızca eleştirisini yapmakla sınırlı kalmayan; düzenin işleyişine doğrudan müdahale edebilen, emekçilerin gündelik taleplerini ortak bir siyasal programa dönüştürebilen ve bu program etrafında kalıcı bir toplumsal güç örgütleyebilen bir mücadele hattının kurulmasıdır. Ekonomik düzenin yarattığı eşitsizliklere karşı ücret, güvencesizlik, barınma, eğitim, sağlık ve çalışma koşulları gibi somut başlıklarda gelişen mücadelelerin demokrasi, özgürlük ve eşitlik talepleriyle birleşmesi, solun yalnızca muhalif bir söylem üreten değil, toplumsal dönüşüm için somut bir hegemonya projesi geliştiren bir aktör haline gelmesinin temel koşullarından biridir. Dolayısıyla bugün sosyalist sol açısından ihtiyaç duyulan şey, mevcut düzen karşıtlığını yalnızca ideolojik bir pozisyon olarak sürdürmek değil, bu karşıtlığı örgütlü, gündelik ve maddi bir mücadele pratiğine dönüştürmektir. Emek eksenli bir politik hattın toplumsallaşması da ancak bu şekilde, farklı toplumsal kesimlerin dağınık hoşnutsuzluklarını ortak bir siyasal mücadeleye bağlayabildiği ölçüde mümkün olacaktır.
Sonuç olarak:
Türkiye siyasetinin mevcut krizini anlamanın temel yolu, yalnızca iktidarın değişip değişmeyeceğine değil, siyasal aktörlerin toplumsal çelişkileri nasıl yönettiklerine bakmaktan geçmektedir. AKP’nin uzun süreli iktidarı, farklı toplumsal talepleri ve zaman zaman birbirleriyle gerilimli siyasal yönelimleri aynı iktidar projesi içinde bir arada tutabilme kapasitesi üzerinden şekillenmiştir. Ancak bu kapasite giderek daha fazla zorlanmaktadır. Ekonomik kriz, toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi, devlet aygıtının merkezileşmesi ve rıza üretim mekanizmalarının daralması, iktidarın hegemonik gücünün sınırlarını görünür hâle getirmektedir. Marksist devlet kuramı açısından AKP dönemi, yürütmenin güçlenmesi, devlet-toplum ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve sermaye birikim süreçlerinin siyasal iktidarla yakın ilişkiler içinde örgütlenmesiyle karakterize edilen bir neoliberal otoriterleşme süreci olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle olası bir iktidar değişimi, yalnızca yönetici kadroların değişmesi anlamına gelmeyecek; devlet aygıtı, ekonomik güç ilişkileri ve kurumsal yapılar içinde yerleşmiş ilişkilerin nasıl dönüştürüleceği sorusunu gündeme getirecektir. Muhalefetin temel sorunu da yalnızca seçim kazanmak değil, bu dönüşümü mümkün kılacak yeni bir toplumsal ittifak ve siyasal yönelim kurabilmektir. CHP’nin kurucu devlet partisi kimliği ile toplumsal muhalefetin taşıyıcısı olma iddiası arasındaki gerilim, bu sorunun merkezindedir. CHP’nin tarihsel olarak temsil ettiği laiklik, kurumsal devlet ve hukuk devleti vurgusu ile geniş toplumsal kesimlerin ekonomik, kimliksel ve demokratik taleplerini birleştirme ihtiyacı arasındaki mesafe, yeni siyasal oluşumların aşması gereken temel sınırı oluşturmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’de yeni bir siyasal merkezin inşası, farklı toplumsal talepleri yalnızca seçim koalisyonu içinde yan yana getirmekten daha fazlasını gerektirmektedir. Muhafazakâr kesimlerin yaşam tarzı talepleri, Kürt meselesi, eşit yurttaşlık, kadın ve LGBTİ+ hakları gibi alanlarda kapsayıcı bir siyasal çerçeve üretmek, yeni bir hegemonya mücadelesinin temel koşuludur. Sokak siyaseti ile seçim siyaseti arasındaki ilişki de bu bağlamda ele alınmalıdır: Toplumsal hareketlerin yarattığı enerjiyi kurumsal kapasiteye dönüştüremeyen bir siyaset kalıcı dönüşüm üretemez; ancak yalnızca seçim mekanizmalarına dayanan bir siyaset de mevcut devlet ve sınıf ilişkilerinin sınırlarını aşmakta zorlanır. Asıl belirleyici soru, yeni bir iktidarın ortaya çıkıp çıkmayacağı değil, bu iktidarın Türkiye’de yeni bir toplumsal düzen kurabilecek dönüşüm kapasitesine sahip olup olmayacağıdır.
[1] https://jacobin.de/tuerkei-erdogan-chp-demokratiebewegung-kurden-pkk-imamoglu-ozel-istanbul/
[2] https://politikahaber.com/cenk-saracoglu-halkin-dinamizmini-temsil-edecek-bir-sol-turkiyenin-kaderini-degistirebilir
Bu yazı Rosa Luxemburg Vakfı’nın web sitesinde İngilizce olarak yayımlanan “Turkey’s CHP Splits. Can The New Party Beat Erdoğan?” başlıklı yazının genişletilmiş halidir.
Melek Zorlu
2024 yılında Leipzig Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi alanında doktora derecesini aldı. Araştırmaları, Türkiye’nin siyasi tarihi, otoriterlik, sosyal politika ve toplumsal cinsiyet konularını ele almaktadır.

