Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

İstanbul Finans Merkezi’nden Endüstri Bölgelerine: Özel Ekonomik Bölgeler Rejimine Doğru

Bu içeriği paylaş:

Geçtiğimiz günlerde TBMM’de kabul edilen bir torba yasayla vergi, istihdam ve teşvikler alanında önemli değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler ilk bakışta, özellikle İran savaşıyla birlikte ağırlaşan ekonomik kriz ortamında, düşen ticari faaliyetler ve firmaların yaşadıkları kayıplar karşısında devletin işverenlerin imdadına yetiştiği destek paketlerine ya da ekonomide artan döviz ihtiyacıyla başvurduğu ‘varlık barışı’ uygulamalarına benziyordu. Nitekim ihracatçı firmalara olağanüstü vergi indirimleri sunulmakta; yurt dışında elde edilen kazançların kaynağı belirtilmeksizin ülkeye girişinin önü açılmakta ve oldukça düşük vergi oranlarına tabi tutulacağı sözü verilmekteydi. Ancak aynı zamanda, söz konusu 7582 sayılı torba yasa, uluslararası finans şirketlerinin yönetim merkezlerini Türkiye’ye taşımalarını teşvik etmeye yönelik özel bir hedef doğrultusunda hazırlanmıştı: Yasa kapsamında yapılan değişiklerle dünya ölçeğinde finansal yatırımları yönlendiren şirketlere önümüzdeki yirmi yıl boyunca kurumlar vergisinden bütünüyle muaf olabilecekleri bir ortam sunuluyordu. “Nitelikli hizmet merkezleri” şeklinde yeni bir yatırım kategorisi altında tanımlanan bu vergi rejiminin daha ayrıcalıklı adresi ise İstanbul Finans Merkezi (İFM) idi.

İFM nasıl bir yapılanma?

İFM, İstanbul’u “küresel kent” yapmaya yönelik dönüşüm stratejileri içerisinde AKP iktidarının ilk dönemlerinden itibaren gündeme getirilen, sonraki yıllarda yüksek katlı ofis binalarının inşa edildiği ve kentsel yaşamda yol açtığı sonuçlarıyla İstanbul’da (özellikle Anadolu Yakası’nda) yaşayanların tecrübe ettikleri/bildikleri bir yer. Burası son on yıl içerisinde Merkez Bankası’nın önemli birimleri dahil olmak üzere büyük kamu bankalarının genel müdürlüklerinin bulunduğu merkezi bir iş alanına dönüşmüş durumda. İsminden anlaşılacağı üzere amaçlanan, bankacılık ve finans ağırlıklı şirketlerin kümelenerek birbirini beslediği bir yer yaratmak ve bu yolla küresel ekonomi içerisinde önemli bir finans merkezi olarak öne çıkmak. Ne var ki bugüne kadar İFM, siyasi iktidarın zorlamasıyla kamu bankalarının taşındığı bir yer olmanın ötesine geçebilmiş değil. Bir başka deyişle, küresel ekonomik sistemde önemli bir finans merkezi olmak hedefinin çok gerisinde. Bununla birlikte daha yakın bir tarihte (2022) çıkarılan özel bir yasayla, finans şirketlerinin kümelenmesinin beklendiği bir kentsel merkezi iş alanı olmanın ötesinde, ayrıksı idare bir yapıya sahip özel bir bölge haline dönüştürüldü: Finans merkezi alanının idaresi, devlet mülkiyetindeki Türkiye Varlık Fonu altında kurulacak ancak özel hukuk hükümlerine bağlı olarak işleyecek bir yönetici şirkete (İFM A.Ş.) bırakıldı. Yönetici şirket, İFM’deki şirketlerin ekonomik faaliyetleri üzerinde düzenleyici veyahut karar verici bir otorite olarak tanımlanmamıştır; dolayısıyla bankaları denetlemiyor, para piyasalarını belirlemiyor veyahut faaliyet lisansı vermiyor. Bunlar yerleşik merkezi devlet kurumları ve Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi tarafından yürütülüyor. Buna karşın, İFM alanının bir bütün olarak idaresi, tanıtım, altyapı hizmetleri ve kiralama vb. ihtiyaçlar ise neticede kamunun finanse ettiği bir şirket tarafından sağlanıyor.

Bu özellikleriyle İFM, son yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan ve literatürde “özel ekonomik bölgeler” olarak adlandırılan bir mekânsal biçimi temsil ediyor. Bu bölgeler mevcut planlama, çevre koruma, vergi ve hatta yönetim-yargı süreçlerine ilişkin genel-ulusal düzenlemelerin askıya alındığı “istisna mekânlar” şeklinde, ülke coğrafyası içerisinde adeta delik açılarak kuruluyor. Ve buralarda çeşitli yatırımlar, kamusal düzenlemeler, toplumsal tepkiler veyahut demokratik süreçlerden kaçırılarak gerçekleştiriliyor. Açıkçası, özel ekonomik bölgeler yoluyla devletler sermaye için dikensiz gül bahçeleri yaratıyor. Serbest bölge, ihracat işleme bölgeleri, teknopark, girişimci bölgeleri vb. isimler altında özellikle geç kapitalistleşmiş ülkelerde yatırımcı çekmek adına özel ekonomik bölgeler son yıllarda hızla yaygınlaşmakta: Günümüzde 150’den fazla ülkede 5400’den fazla özel ekonomik bölge olduğu ve buralarda 100 milyonu aşan çalışanın istihdam edildiği belirtilmektedir. Quinn Slobodian’ın birkaç yıl önce yayımlanan Crack-Up Capitalism (Parçalanma Kapitalizmi) adlı kitabında ortaya koyduğu gibi, günümüz kapitalizmi hâkim iddiaların aksine ne kesintisiz homojen bir küresel uzam yaratıyor ne de bütünüyle ulusal coğrafyalar temelinde yükseliyor; aksine bölge (zone) formunda, “istisna mekânlar” oluşturarak ilerliyor. Bu bölgeler aynı anda hem birbirleriyle daha fazla bütünleşmiş hem de daha fazla parçalanmış bir kapitalist dünya yaratıyor. Günümüz kapitalizminin bu “bölgeler rejimi”, bütünüyle şirketlerin egemenliğinde kapitalist yönetim adacıklarından devletlerin doğrudan yürütücüsü veyahut geri planda yönlendiricisi olduğu örneklere uzanan çeşitlikte hızla yaygınlaşıyor. Nitekim İFM örneğinde, benzeri Dubai veyahut Abu Dabi finans merkezlerinde olduğu gibi ekonomik faaliyetleri düzenleyici veyahut hukuki-siyasal özerkliğe sahip bir otorite niteliğinde bölge uygulamasıyla karşılaşmıyoruz; ancak başta vergi olmak üzere istisnai düzenlemelere sahip ekonomik bölge mantığı hepsinde belirleyici durumda. İFM devlet mülkiyetinde bir şirket tarafından yönetilmesi nedeniyle, Londra’daki finans merkezinden de farklılaşıyor. Açıkçası, her ülkede farklı devlet-toplum/ekonomi ilişkileri farklı “bölge rejimi” örnekleri üretiyor.

İFM’nin ötesi: Endüstri Bölgeleri

İFM örneğini, İran Savaşı sonrasında bölgedeki finans sermayesi için İstanbul kentinin alternatif bir merkez olarak belirmesiyle sınırlı bir çerçevede açıklamak eksik olacaktır. Özel ekonomik bölgeler olgusu, geçmişte örnekleri olmakla birlikte, günümüzde yaygınlaşan ve istisna özellikleri artan bir kapitalist coğrafi biçimlenme. Türkiye’de kapitalist gelişme sürecinde, cumhuriyetin ilk yıllarında Ford şirketi için İstanbul’da serbest mıntıka oluşturma girişiminden 1980’lerin neoliberal politikaları içerisinde başlatılan serbest bölge uygulamalarına ve sonraki yıllarda popülerleşen üniversite-sanayi işbirlikleri çerçevesinde geliştirilen teknoparklara uzanan bir dizi örnek bulmak mümkün. Bununla birlikte yakın dönemde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde ismini sıklıkla duyduğumuz endüstri bölgeleri ilanları, istisna mekanlar üretmek doğrultusunda çok daha baskın ve yaygın bir politika yürütüldüğünü gösteriyor: Merkezinde Cumhurbaşkanlığının olduğu yukarıdan aşağıya tek yönlü bir süreçte çok sayıda endüstri bölgesi kararı alınıyor; bu bölgelerde orman, tarım toprağı, ırmak-deniz-göl kenarı gibi doğal eşikler göz ardı edilebiliyor; dahası çevresel etkilerine yönelik değerlendirmeler yasal mevzuatın gerektirdiği halk katılımı süreçlerine kapalı biçimde ilgili bakanlık tarafından yapılabiliyor. Ayrıca, başka uygulamalarda görüldüğü gibi, endüstri bölgeleri ilan edilen yerlerde topraklara acele kamulaştırma yoluyla hızla el konuluyor ve geri dönüşü mümkün olmayan bir mülksüzleşme süreci başlatılıyor. Üstelik tüm bu devlet müdahaleleri, endüstri bölgesini yönetmek üzere atanacak bir özel şirketin -neticede özel kâr elde etmek amaçlı- faaliyetlerini gerçekleştirmesi için yapılıyor. Hatta yönetici şirketlere endüstri bölgelerindeki sanayi parsellerinin sadece kiralama ve idare hakkı değil, aynı zamanda mülkiyeti ve ticari amaçla değerlendirme hakkı da veriliyor. Bir başka deyişle, devlet kamusal iddialarla el koyduğu toprağın kullanımını yönetici şirkete sadece yatırımcı bulması için devretmiyor; daha ötesinde kamulaştırılan toprakları mülkiyeti altına alma ve üzerinden gelir elde etme hakkı veriyor. Açıkçası bu durum, kapitalist gelişme sürecinde devletin toprakla ilişkisinde sarsıcı toplumsal ve ekolojik sonuçları olacak yeni bir evreye işaret ediyor. Özetle, Türkiye’de endüstri bölgeleri, gerek artan istisnai düzenlemeleriyle gerekse özel şirketlerin devreye girmesiyle, İFM örneğinin de ötesine geçen ve kapitalist toplumsal ilişkileri yeniden biçimlendiren bir özel ekonomik bölgeler politikasını açığa vuruyor.

Bu süreç içerisinde altı çizilmesi gereken nokta, sözkonusu özel ekonomik bölge politikasının 2008 dünya ekonomik krizi ardından Türkiye kapitalizminin mevcut gelişme modelindeki tıkanıklıkların/çelişkilerin daha fazla açığa çıktığı ve bu durumu aşmak için devletin/siyasal iktidarın daha fazla müdahaleci/merkeziyetçi girişimlere yöneldiği bir bağlamda şekillenmesidir: Endüstri bölgelerinin yasal kaynağı aslında Kemal Derviş’in ekonomi yönetimini eline aldığı 2000’li yılların başına uzanıyor. Amaç, ucuz arazi ve çeşitli avantajlar sunarak, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını ülkeye çekmek ve böylelikle Türkiye ekonomisinin yapısal sorunu olarak görülen yüksek teknolojili büyük sanayi yatırımlarının yetersizliğini gidermek. Ancak iktidara gelen AKP, Endüstri Bölgeleri Yasası’na ilgi göstermemiş; sanayi stratejisini kendi ekonomik ve toplumsal tabanını oluşturan Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) üzerine kurmuş ve OSB modelini ülke sathına yaymıştır. Ne var ki, düşük düzeyde teknoloji ve emek gücü profiline dayalı OSB modelinin rekabetçi yapısının zayıflığı 2008 ekonomi krizi ardından gelen süreçte sıklaşan döviz şokları gibi çeşitli biçimlerde açığa vurdukça, yeni bir sanayi gelişim modeli kendini dayatmıştır. Aslında bu yönde bir arayışın izlerini 2008 krizi sonrasında hazırlanan çeşitli resmi raporlarda görmek mümkün olmakla birlikte, yeni bir sanayi gelişim modeli siyasal rejiminin daha merkeziyetçi bir içeriğe evrildiği son on yılda daha belirgin bir hal almıştır: 2017 yılında Endüstri Bölgeleri Yasası’nda değişikliklere gidilmiş ve Uzak Doğu ülkelerindeki uygulamalardan esinlenerek yönetici şirket modelinin benimsendiği duyurulmuştur. Yasa, 2022 yılında yeniden elden geçirilmiş ve istisnai düzenlemelerin kapsamı genişletilmiştir. Bu yıllar aynı zamanda endüstri bölge ilanlarının olağanüstü düzeyde arttığı bir dönem olmuştur:  Geçen yıl itibarıyla 53 tane olan endüstri bölgesinin 47 tanesinin ilanı, 2018-2025 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Filyos (Zonguldak) ve Ceyhan (Adana) gibi stratejik ve öncü nitelikte mega endüstri bölgelerinin inşası bu dönemde hız kazanmıştır. Geçtiğimiz aylarda açıklanan Sanayi Alanları Master Planı çalışmasına göre, endüstri bölgelerinin sayısı önümüzdeki yıllarda daha fazla artacak; uluslararası ticaret koridorları ve buna göre planlanan ulusal ölçekteki ulaşım yatırımlarıyla bağlantılı biçimde ülke genelinde yaygınlaştırılacaktır. Kısacası, gerek İFM gerekse onun da ötesine geçen endüstri bölgeleri, çeşitli ekonomik faaliyetlerin teknik-organizasyonel nedenlerle bir araya getirilmeye çalışıldığı, basitçe yeni nesil hizmet merkezleri veyahut sanayi bölgeleri olarak betimlenemez; bunlar, Türkiye’de kapitalist gelişmenin yapısal çıkmazlarının küresel finans piyasalarına ve meta zincirlerine daha rekabetçi biçimlerde entegre olarak aşılmaya çalışıldığı bir arayışın coğrafi biçimlenmelerdir. Bu çerçevede Türkiye kapitalizminin önümüzdeki döneminin başlıca mekân temsilleri olmaya adaydır.

Özel Ekonomik Bölgeler rejiminde çelişkiler ve mücadele dinamikleri

2008 dünya ekonomik krizi bir taraftan ülkeleri kendi kapitalist gelişme süreçlerinin çelişkileriyle yüzleştirirken, aynı zamanda bu durumu aşmak zorunluluğu içerisinde devletlerin öne çıktığı finansal, sınai, lojistik, ticari vb. yeni girişimlere yol açtı. Bu süreçte uluslararası ölçekte işbölümü ilişkilerinde önemli değişiklikler yaşanmakta ve dünya kapitalizminin coğrafyası adeta yeniden şekillenmektedir. İFM veyahut endüstri bölgeleri gibi özel ekonomik bölgeler, dünya ölçeğinde yaşanan söz konusu yeniden yapılanma sürecinde kritik düğüm noktaları/alanları olarak beliriyor. Bu alanlarda topraklara acele kamulaştırma yöntemiyle hızla el konuluyor; ekolojik eşikler yok sayılıyor; çevresel etkiler göz ardı ediliyor. Bu bağlamda özel ekonomik bölgeler aynı zamanda mülksüzleşme, ekolojik tahribat ve çevresel sorunların yoğunlaştığı yerler olmaktadır. Ayrıca İFM gibi finans bölgeleri, oluşturduğu yapı yoğunluğuyla kentlerde hem mevcut ulaşım altyapısını taşıyamayacağı yükler eklemekte hem de gayrimenkul fiyatlarında olağanüstü artışa yol açarak kiracılar ve düşük gelir grupları için yaşam koşullarını ağırlaştırmaktadır. Öte yandan devlet tarafından bir dizi istisnai düzenlemenin geçerli kılındığı bu bölgelerin idaresi, şirket mantığı içerisinde işleyen atanmış bir kurul yönetimine devredilmektedir. Türkiye bağlamında bu yönetici şirket mantığı sermayenin dolaysız olarak elinde tuttuğu yönetim ve yargı adacıklarına (henüz) yol açmamakla birlikte, söz konusu bölgeleri bütünüyle kârlılık ölçütleriyle yaşanan mekânlar olmaya zorlamakta; kapitalist değişim değerini bölge içinde ve etrafında hâkim kılmaktadır. Birçok açıdan sarsıcı/yıkıcı etki üretecek böylesi bir bağlamın olağan biçimlerde idare edilmesi de öngörülmemektedir: Bu bölgeler aynı zamanda yoğun denetim mekanizmalarıyla donatılmakta; atanmış kurul yönetimi sayesinde hızlı ve baskıcı idari uygulamaların alanı haline gelmekte; hatta gerekli görüldüğünde güvenlik bölgesi ilan edilmekte, demokratik ve sosyal haklar askıya alınabilmektedir. Ancak toplumsal, çevresel/ekolojik ve kentsel çelişkilerin bu ölçüde yoğunlaştığı özel ekonomik bölgeler sadece baskıcı-otoriter olağanüstü kontrol mekanizmaların yaşandığı yerler olarak değerlendirilmemelidir. Bu bölgeler aynı zamanda söz konusu çelişkiler üzerinde yeni toplumsal mücadelelerin açığa çıkacağı ve bu mücadelelerin hızla birbirini etkileyeceği yerler olarak görülmelidir. Açıkçası, İFM ve endüstri bölgelerinin içerdiği kapitalist çelişkiler kent, çevre ve sınıf temelli çeşitli mücadeleleri ayrı ayrı tetiklediği gibi, günümüz kapitalizminin nitelikleri ve Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanma arayışının özgünlükleri çerçevesinde bu mücadelelerin birbirine eklemlenme imkânı da yaratmaktadır. Bu doğrultuda yaratıcı formüller geliştirmek ise siyasal aktörlerin önünde önemli görevlerden biri olarak durmaktadır.

*Bu yazı ilk olarak 21 Haziran 2026 tarihinde Birgün Pazar’da yayımlanmış makalenin (https://www.birgun.net/makale/istanbul-finans-merkezinden-endustri-bolgelerine-ozel-ekonomik-bolgeler-ne-getiriyor-719556)  yeniden gözden geçirilmiş ve ufak değişiklikler yapılmış halidir.

İbrahim Gündoğdu

Praksis Dergisi Yayın Kurulu Üyesi, Dr.