Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Trump Doktrini nedir? ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi üzerine

Bu içeriği paylaş:

Birkaç gün önce “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” belgesi yenilendi ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın imzası ile yayımlandı. Yenilenerek Trump Doktrini olarak karşımıza çıkan bu “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi”, ABD merkezli bir sermaye blokunun kapitalizmin krizini nasıl yönetmeyi tasarladığını açıkça gösteriyor. Bu belge, kapitalizmin içinde bulunduğumuz evresinde de, önceki uzun dalgalarda/çevrimlerde olduğu gibi, farklı sermaye stratejilerinin farklı kapitalist devletler eliyle birbirleriyle mücadele halinde olduğunu berrak bir şekilde göstermesiyle kendini ayrıştırıyor. Bu berraklığı mümkün kılanın ilk bakışta Trump’ın “kişisel egosu” olduğu düşünülebilir; yine de ABD establishment’inin (kurulu devlet oluşumunun) en önemli ayaklarından olan dışişleri sekreterliğinin sansüründen kolayca geçebilmesini, Trump’ın kişisel özelliklerine değil, ABD kapitalist devleti eliyle dünyaya biçim vermek isteyen sermaye çevrelerinin bu stratejide netleşmiş olduğuna yormak gerekir.

Ampirik veriler –kâr istatistikleri, Pentagon’un sözleşme raporları, kampanya bağışları, federal lobi kayıtları vb.– Trump çizgisinin arkasında rastgele dağılmış bir “iş dünyası” değil, belirgin bir sermaye bloklaşması olduğunu gösteriyor. Fosil enerji (petrol–gaz, kömür vb.), gayrimenkul–inşaat ve onlara bağlı bölgesel finans, dev savunma şirketleriyle yeni savunma–teknoloji (AI, gözetim, uzay) firmaları, deregülasyon ve düşük vergi isteyen büyük teknoloji/kripto fraksiyonları ve bunların etrafında dönen ilaç/sağlık lobisi… Hepsi hem kâr yoğunlaşmasında hem devlet harcamalarından aldıkları payda hem de Trump kampanyalarına ve Trump’ı seçtiren Cumhuriyetçi Parti hizbine para akışında görünür durumda. Bu sektörler, uzun vadeli çıkarlarını; yeniden sanayileşme, savunma harcamalarında sıçrama, yapay zekâ ve dijital finans regülasyonunun gevşetilmesi, Amerika’nın enerjide baskın konumunu yeniden tesis etme (“energy dominance”), göç ve iklim başlıklarında sertleşme (kitlesel göçe son verme ve iklim değişikliği politikalarında net sıfır gibi hedefleri terk etme) gibi somut politika taleplerine tercüme ediyorlar.

Bu açıdan bakınca Trump Doktrini, örneğin Avrupa’da görünen türden ideolojik bir “sağ popülizm” metni değildir ama bu Avrupa sağ popülizmini de iktidara taşımak isteyen ABD merkezli bir sermaye blokunun kriz dönemindeki siyasal programı gibi okunabilir. Belgede ulusal güvenlik, enerji, ticaret, yeniden sanayileşme, NATO ve Hint-Pasifik stratejisi, göç ve “kültürel savaşlar” başlıklarının tamamı, bu bloklaşmanın çıkarlarıyla uyumlu bir çerçevede formüle ediliyor. Yani ortada yine bir “görünmez el” yok; tam tersine, sayısal veriler üzerinden izlenebilen sermaye birikim dinamikleri ve bunların ABD kapitalist devleti eliyle siyasal stratejiye dönüştürülmesi var: Enerji bölümünü okuduğunda fosil sermayesini, savunma bölümünü okuduğunda Lockheed–Palantir hattını, sanayi ve ticaret bölümünü okuduğunda yeniden sanayileşmeden faydalanmak isteyen imalat ve gayrimenkul fraksiyonlarını, AI/quantum bölümünü okuduğunda Musk–Andreessen hattını görmemek için kör olmak gerekiyor.

Yeni olan ne?

Trump doktrininde yeni olan küreselleşme ideolojisine karşı egemenlik ideolojisinin öne çıkarılması ve bunun açıkça, adı konularak belirtilmesidir. Trump Doktrini ABD’yi, Amerikalıların tüm dünya kapitalist devletler piramidinin en tepesindeki ulus-devleti olarak tanımlamakta ve diğer ulus-devletlere de açıkça, lafı dolandırmadan bu piramit içinde kendilerine ayrılan hiyerarşik konuma razı olmaları gerektiğini söylemektedir. Bu çevre kapitalizmlerinde anti-emperyalizm söylemlerinin yükselmesine olanak sağlayabilecek türden, gözü kara bir açık sözlülüktür.

Belge, Amerikan stratejisinin ne olduğuna dair kısa bir girişten sonra, nasıl yoldan çıktığını, Trump’ın bunu düzelttiğini açıklayarak başlamakta; ABD’nin dünyada ve dünyadan ne istediğini açıklayan ikinci bölümle devam etmekte; üçüncü bölümde, ABD’nin istediklerini elde etmek için elinde hangi türden araçlar olduğunu açıkladıktan sonra, belgenin asıl omurgasını oluşturan dördüncü bölümde, stratejinin ilkeleri ve öncelikleri açıklanarak stratejinin nasıl uygulanacağı bölgeler temelinde açıklanmaktadır.

Bölgeler bölümü, yeni evrede ABD hegemonyasının kendisini nasıl örgütlemek istediğine dair hiyerarşik bir plana sahiptir. Yeni hiyerarşi içinde bölgeler, yukarıdan aşağıya şöyle sıralanıyor: Batı Yarımküre, Asya, Avrupa, Ortadoğu, Afrika. Metnin en çarpıcı yanı, en yeni olan sanırım budur: Batı Yarımküre’nin (Anglosphere) Avrupa’dan ayrı ve hiyerarşinin tepesinde ele alınması. Çevre kapitalizmlerin üniversitelerinde uluslararası ilişkileri Batı yanlısı perspektiften okutan akademisyenlere epeyce sorun çıkaracak bu “yeni” kavram (Anglosphere), Avrupa’nın çevre bir kapitalizm olarak yeniden konumlandırılması/ düşünülmesi ile elde edilmiş görünmektedir. Metnin içinde, kelimenin “Anglosphere (başta Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda olmak üzere İngilizce konuşan Batılı ülkeler)” ya da daha sade, “İngilizce konuşan Batılı ülkeler” olarak kullanıldığı görülüyor, Türkiye’de yaygın kullanıldığı için anlaşılır olduğundan “Anglo-Sakson dünya” olarak çevirdiğimiz yerlerde bile sözü edilen bu yeni Batı Yarımküredir.

ABD ile birlikte “Anglosphere”, “biz” diye hitap edilen ve genişlemesi istenen dünya –yeni Batı Yarımküre– olarak tanımlanıyor. “Anglosphere” coğrafî olarak Batı Yarımküre’den geniştir ama stratejide çekirdek olarak aynı hiyerarşik düzlemde kodlandıkları için, bu iki halkayı –“ikinci dünya”nın artık Hint-Pasifik olduğunu unutmadan– üst üste okumak gerekir. Bu açıdan belge, klasik bir “güvenlik metni”nden çok, hegemonyada ABD–Anglosphere merkezli bir kapitalist yeniden konumlanma şeması olarak önem kazanıyor. Anglosphere en üstte, “biz” diye adlandırılan çekirdektir. Bir alt basamakta, çekirdeğin düşmanları, Çin’in merkezinde olduğu Hint-Pasifik var; sorun “ekonomik rekabet” olarak konuyor, çözüm ise askerî caydırıcılık, teknoloji ve enerji üstünlüğüyle tanımlanıyor. Çin’in sınıf ilişkilerine dokunmayan ama onu baskı altında entegrasyona zorlayan bu yaklaşım, hegemonya devrinden çok, krizi yönetme stratejisi olarak okunmalıdır.

Ardından, “biz” diye adlandırılan çekirdeğin dostları geliyor; Avrupa’daki dostları, Ortadoğu’daki dostları. Ve kapitalizmin artık içermek kadar dışlayarak da sermaye birikimini sürdürme tercihinin açıkça ilan edildiği, kısacık Afrika bölümü: ABD, Afrika’yı, çevredeki dostlarına ve kendi şirketlerine bırakılmış, yatırım ve nüfuz rekabetinin denetimli oyun sahası hâline getiriyor.

Monroe Doktrini’ne dönüş

Trump Doktrini’ne göre, ABD’nin doğru yolu Monroe Doktrini’dir. Küreselleşmeciler, bu sırat-ı mütakimden (doğru/ ana yoldan) sapmış ve bu da ABD’nin küresel liderliğini tehlikeye atmış, pahalıya mal olmuştur. Amerika’yı her zamankinden daha güvenli, daha zengin, daha özgür, daha büyük ve daha güçlü kılmanın yolu Trump ekiyle (zeyliyle) birlikte Monroe doktrinine dönmektir.

Monroe Doktrini, adını dönemin ABD Başkanı James Monroe’dan alan ve 1823’te ilan edilen bir dış politika ilkesidir; kabaca “Amerika Amerikalılarındır” diye özetlenebilir. Doktrin, Avrupa güçlerine “Yeni Dünya”ya (özellikle Latin Amerika’ya) müdahale etmeyin, burada yeni sömürgecilik girişimlerine kalkışmayın mesajı verirken, karşılığında ABD de Avrupa’nın iç işlerine ve savaşlarına karışmayacağını ilan ediyordu. Zamanla bu ilke, ABD’nin Batı Yarımküre’yi kendi nüfuz alanı saymasının ideolojik zemini hâline geldi; Latin Amerika’ya yapılan çok sayıda askerî, siyasî ve ekonomik müdahale, “bölgeyi dış tehditlerden koruma” ve “düzeni sağlama” gerekçeleriyle Monroe Doktrini’ne dayanılarak meşrulaştırıldı. Buradaki “Trump Corollary/Trump Zeyli” vurgusu da aynı hattı güncelleyip ABD’nin bölge üzerindeki hegemonyasını açıkça yeniden teyit eden bir “ek/zeyl” anlamına geliyor.

Bu zeyle göre sapma, Soğuk Savaş sonrası Amerikan elitlerinin, ülkeyi “çekirdek ulusal çıkarları koruyan bir devlet” olmaktan çıkarıp dünyanın her alanına hâkim olmaya çalışan, hem imkânsız hem de ülkenin sanayisini, orta sınıfını ve “ahlaki karakterini” aşındıran küresel hegemonya projesine sürüklemesiyle doğmuştur; Trump’ın ilk dönemi ise bunun bir “düzeltme” girişimidir, ikinci dönemin amacı da bu rota değişikliğini derinleştirmektir.

Aslında egemenlik ideolojisinin farklı görünüşlerinden başka bir şey olmayan Trump Doktrini ile çevre kapitalizmlerdeki otoriter popülist liderlere emanet edilmiş ulus-devletçi anti-emperyalizm, tarihsel olarak bir madalyonun iki ayrı yüzüdür. Çin despotizminin yarattığı birikim olmadan yaşamayacağını anlayan bir sermaye blokunun, kendilerine yeni bir çevre, yeni bir av sahası inşa etmek için girdikleri yolun bahanesidir. Çevre kapitalizmlerinde bu yolun yolcusu olan –Venezuela Başkanı Maduro gibi– otoriter liderler eliyle yükseltilecek sözde anti-emperyalizmler de, sübjektif niyetlerden bağımsız olarak, yani objektif düzeyde yaptıklarıyla, bu programın icrasında önemli bir işlev üstlenmiş durumda. Asıl acıtan ise, solun tarihsel programını sırtlandığını iddia eden anti-emperyalizmin bir zamanların en parlak Bolivarcı damarının, Maduro örneğinde olduğu gibi, gerçek bir karikatüre dönüşmesidir.

İçeride ve dışarıda yeni bir ‘düşman’: Küreselcilik

Trump Doktrini’ne göre, Amerika’nın içeride hedefi, “Tanrı tarafından bahşedilmiş doğal hakları” koruyan, sınırlarını ve göç rejimini sıkı denetleyen, güçlü ordu, nükleer caydırıcılık, sanayi, enerji ve teknoloji üstünlüğüyle “Amerikan yaşam tarzını” her türlü dış tehdide karşı savunan bağımsız ve egemen bir cumhuriyet olarak kalmaktır. Dışarıda ise hedef Batı Yarımküre’de Trump ekli Monroe Doktrini altında istikrarlı ve Washington’la uyumlu genişlemiş “biz”den (Anglosphere) oluşan merkezin inşası, Hint-Pasifik’te serbest seyrüsefer ve güvenli tedarik zincirlerinin korunması, Avrupa’da Batılı kimliğini güçlendirmiş müttefiklerin yönettiği yeni bir çevre inşası, Ortadoğu’da enerji kaynakları ve boğazların hasım güçlerin eline geçmesini önleyen ama “sonsuz savaşlara” girmeyen bir stratejinin hakim kılınması ve özellikle yapay zekâ, biyoteknoloji ve kuantumda Amerikan standartlarının dünyaya yön verdiği bir uluslararası düzenin kurulmasıdır. Bütün bunlar ABD’nin “hayati ulusal çıkarları” olarak tanımlanıyor.

Trump Doktrini’ne göre, ABD bunları yapmaya muktedirdir. Yönünü hızla değiştirebilen bir siyasal sistemi, hem zenginlik üreten hem de pazara erişim üzerinden baskı kurabilen dev bir ekonomisi, rezerv para olarak doların dayandığı küresel finans ağı, ileri ve kârlı teknoloji sektörü, dünyanın en güçlü ordusu, kritik bölgelerde yaygın ittifakları, doğal kaynakları bol ve işgale kapalı bir coğrafyası, güçlü bir “yumuşak gücü” ve bunun arkasında “cesur, vatansever” bir halkı vardır. Zeyle göre Trump’ın iç politikaları da bu üstünlükleri tahkim etmekte; Trump, DEI ve benzeri uygulamaların tasfiyesiyle “liyakat kültürünü” geri getirmekte, enerjide baskınlık ve yeniden sanayileşme ile orta sınıfı ve tedarik zincirlerini güçlendirmekte, vergi indirimleri ve deregülasyonla ekonomik özgürlüğü artırmakta ve yeni teknolojilere yatırımla tüm bunların tek bir stratejide birleştirilerek Amerika’nın gücünün pekiştirilmesini sağlamaktadır.

Böylece yeni düşmanın kısaltmasını da öğrenmiş oluyoruz: DEI. Belgede geçen “DEI”, İngilizce “Diversity, Equity, Inclusion” ifadesinin kısaltmasıdır; Türkçeye kabaca “Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık” politikaları olarak çevrilebilir. Özellikle üniversitelerde, kamu kurumlarında ve şirketlerde; farklı etnik kökenlerden, cinsiyetlerden, cinsel yönelimlerden, dinlerden vb. gelen insanların temsilini artırmayı, ayrımcılığı azaltmayı ve daha kapsayıcı bir çalışma/öğrenme ortamı oluşturmayı amaçlayan uygulama ve programları ifade eder. Tüm ulus-devletlerin yeni iç düşmanını da tanıdığımıza göre, lafın tamamını söylemeye gerek yok…

Yeni bir ‘çevre’: Avrupa

Mandel, 1970’lerde Avrupa burjuvazisinin ABD emperyalizmiyle ilişkisini, rekabet ve bağımlılığın iç içe geçtiği bir ara hegemonya alanı olarak tartışıyordu[1]: Avrupa sermayesi, ABD’ye karşı kendi blokunu kurmaya çalışırken, aynı zamanda Amerikan sermayesiyle iç içe geçmiş, ondan kopamayan bir yapıydı. Trump’ın zeylinde yer alan “Avrupa’nın büyüklüğünü teşvik” başlığı, bu çelişkinin güncellenmiş hali gibidir.

Belge, Avrupa’ya “az savunma harcaması yapan zayıf bir müttefik”ten çok, medeniyet düzeyinde çözülmekte olan ve dışarıdan yeniden hizalanması gereken bir yeni çevre muamelesi yapıyor: Avrupa’nın sorunu, düşük savunma bütçesi değil; AB ve ulusötesi kurumların ulusal egemenliği aşındırması, kitle göçüyle demografik–kültürel dönüşüm, -aşırı sağın yani faşist hareketlerin- ifade özgürlüğünün bastırılması, doğurganlığın ve ulusal kimlik duygusunun çökmesi. Hedef “Avrupa Avrupalı kalsın” formülünde toplanıyor.

Avrupa’nın “biz”in parçası olmayan ama halen “ortak uygarlık” parantezine alınan bir müttefik olarak düşünülmesine dayanan Trump doktrini, Avrupa’yı artık ABD ile eşit düzeyde bir merkez değil, tıpkı Japonya ve Güney Kore gibi, gerektiğinde iç siyasetine müdahale edilerek yönü ayarlanacak, “yumuşak güç”le şekillendirilecek bir bölge olarak kodluyor. Avrupa’ya ayrılan bölümün nispeten kısa olması, dilin küçümseyici ve üstten olması, “medeniyet” vurgusuna rağmen Avrupa’yı “Anglosphere” içine almaması tesadüf değil. Burada, Almanya’nın değil de Rusya’nın tarihsel “yaşam alanı”nda ancak ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında nefes alabilen eski bir güç olarak ima edilmesi; aşırı sağ Avrupa muhalefetinin, Avrupa’da “faşist geçmişin parçası” sayılan aktörlerin açıkça olumlanması; Orban tipi bir siyaset hattının teşvik edilmesi, bu yeni hiyerarşinin ideolojik dilini oluşturuyor. Böyle bakınca belge, Avrupa’yı “ortak uygarlık” söylemiyle okşarken, fiilen yarı-özerk, politik doğrultusu aşırı sağa doğru ayarlanması gereken bir çevre bölgesi olarak konumluyor.

Somut siyaset hattı ise şöyle çiziliyor: Ukrayna Savaşı’nda amaç, düşmanlıkları hızla bitirip Avrupa ekonomilerini istikrara kavuşturmak, Rusya ile stratejik istikrarı yeniden kurmak ve Ukrayna’yı “yaşanabilir bir devlet” olarak ayakta tutmak. Avrupa, ABD’nin himayesinde ama kendi savunmasının birincil sorumluluğunu taşıyan, NATO’nun “sonsuz genişlemesi”nin frenlendiği, Orta–Doğu–Güney Avrupa’daki “sağlıklı ulusların” ticaret, silah satışı ve kültürel ilişkilerle güçlendirildiği, pazarlarını Amerikan mallarına daha fazla açmış; içeride de vatansever/sağcı -yani faşist- partilerin yükselişiyle “medeniyetçi özgüveni”ni yeniden üreten bir blok hâline gelmeli ve Çin’in merkantilist politikalarına karşı ekonomik savaşta Washington’la aynı çizgiye hizalanmalıdır. Avrupa, ABD için Çin merkezli rekabette ABD–Anglosphere blokunun yedek kuvvetidir. Trump Doktrini’ne göre Avrupa, mevcut yönetimlerinin aşırı sağa devredilmesinin açıkça teşvik edildiği irili ufaklı devletlerden oluşmuş yeni bir ‘çevre’dir.

Hegemonya içi hizalama

Strateji belgesi, sermaye birikimini sosyalist retorikle meşrulaştıran bir devlet kapitalizminin ABD stratejik zihninde nasıl konumlandırıldığını açıkça gösteriyor. Zeylde çizilen resimde, bu açıdan görünen, ne “ABD’ye karşı yükselen özgün bir Çin alternatifi” ne de klasik bir hegemonya devridir; kapitalist dünya sisteminin, Avrupa’yı ve Asya’yı farklı biçimlerde yeniden eklemleyerek hegemonya devri ihtimalini bertaraf etmeyi hedefleyen bir “hegemonya içi hizalama” planı olarak kendini tahkim etme çabasıdır. Hint-Pasifik’te Çin’i çevreleme, Avrupa’yı yeni bir çevreye dönüştürme, Ortadoğu’da yük devretme, Afrika’da yardımdan yatırımla kontrol etmeye geçme… Bütün bunlar, ulusların eşit egemenliği adına değil, kapitalist dünya sisteminin geçirdiği krizi yönetmek için kurgulanıyor. Belgeyi bu açıdan önemli kılan, devletler arası gerilimin arkasındaki bu yeniden yapılanma mantığını çıplaklaştırmasıdır.

Trump’ın zeylinde Çin, bu yaklaşıma uygun şekilde, ne sistemin dışına çıkmış sosyalist bir alternatif ne de ABD’nin yerini almaya hazırlanan yeni bir “dünya efendisi” olarak tasvir ediliyor. Aksine, kapitalist dünya sisteminin krizini ucuz emek, otoriter disiplin ve devlet destekli sanayiyle taşıyan; buna rağmen sürekli baskı altında tutulması gereken bir otoriter devlet kapitalizmi odağı olarak kodlanıyor. Tedarik zincirlerinin yeniden dizilmesi, çip savaşları, teknoloji ambargoları, “dost ülkelere” üretim kaydırmaları; hepsi, ABD–Çin çatışmasını bir hegemonya devrinden çok, sermaye birikiminin Doğulu bir disiplin aygıtı üzerinden yeniden örgütlenmesi olarak kuruyor.

Sonuç yerine

Aslında yazıya, “Ortadoğu ve Türkiye” diye bir bölüm eklemek isterdim. Şu cümleyi okuyunca buna olanak olmadığını anlıyor insan: “Suriye hâlâ potansiyel bir sorun alanıdır; fakat Amerika, Arap ülkeleri, İsrail ve Türkiye’nin desteğiyle istikrara kavuşabilir ve bölgenin ayrılmaz, olumlu bir aktörü olarak ‘doğru yerini’ yeniden alabilir.” Türkiye’ye, Ortadoğu’nun “yük devri” üzerinden yönetilmesinde bir rol verildiği anlaşılıyor.

Bazen, gözümüzün önünde olanı görmek istemeyiz. Büyük resim o kadar berraktır ki, “bu kadar da olamaz” diye düşünürüz; olan biteni anlamak için patikalara saparız. Ve o patikalarda kaybolur, gideriz. Trump’ın zeyli, o kadar açık ki, kimsenin “bütün bunlar niye ve nasıl böyle oluyor” diye sormasına, bir patika bulup kaybolmasına izin bile vermiyor.

Trump Doktrini, ABD hakim sermaye blokunun siyasal aklı açısından, devlet aygıtı, ordu, diplomasi, finans, enerji, savunma sanayi ve teknoloji sektörünün ortak bir “asgari program” etrafında nasıl hizalanacağını açıkça gösteriyor. İç ve dış politika için bir komuta şeması işlevi görmek üzere tasarlandığı da açık. Bu belge, egemenlik dogmasının yeni fazını gösteriyor. Liberal evrenselcilik yerine “yurtsever egemen uluslar” söylemi var ama içeriğinde aynı sınıfsal düzeni, sermaye birikimini güvenlik, göç, enerji, teknoloji, sınır, tedarik zinciri söylemleriyle tahkim etme hedefi güdülüyor.

Emekçiler ve ezilenler açısından ise, Trump’ın bu eki, egemenlik dogmasının/ideolojisinin nasıl çalıştığını, kapitalizm–demokrasi çelişkisinin hangi başlıklar (göç, güvenlik, enerji, medeniyetler çatışması tezinin yeni kavramı olan “kültürel sağlık” vb.) üzerinden yönetilmeye çalışıldığını, Çin–ABD–Avrupa ekseninde kurulan restorasyonun hangi sınıfsal içerikle yürütüldüğünü görünür kılan bir itiraf metnidir. Bu tür belgeleri ciddiye almak ama onlara inanmamak; onları birer “güvenlik reçetesi” değil, kapitalizmin krizini yöneten devlet aygıtlarına yön veren ideolojik metinler olarak okumak gerekir. Gerçek bir sosyalist ufuk da ancak, “küreselcilere karşı ulusal egemenlik”, “Brüksel’e/Washington’a boyun eğmeyen devlet” gibi formüllerin sınıf ilişkilerinden kopuk kullanımlarının, Trump’ın cümleleriyle aynı kalıpta olduğunu ve aynı kaba su taşıyacağını anlayan bir bilince sıçramış okumadan doğabilir. Bu ufuk, bu zeyl karşısına, egemenlik yerine kamu hizmetini; ulusal çıkar yerine somut sınıf ilişkilerini; devletin kutsallığı yerine emekçinin özneleşmesini merkeze alan bir program çıkarılabildiği ölçüde belirebilir. Bu belgeyi önemli kılan, ABD’yi “daha büyük” kılma iddiası değil; kapitalist devletin kendisini, egemenlik dogmasının dili üzerinden nasıl yeniden kurmaya çalıştığını bütün açıklığıyla ele vermesidir. O yüzden çevirmeye çalıştım:

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi

[1] Ernest Mandel bu görüşleri Avrupa Amerika’ya Karşı’da dile getirmiştir.

Mustafa Bayram Mısır

Praksis Dergisi Yayın Kurulu Üyesi. Yayınlanmış kitapları arasında, Anayasal Tasarımın Demokratik Teorisine Giriş; Devlete Karşı Kamu Hukuku; Kapitalist Devlet; Modernizm, Postmodernizm ve Sol (Ecehan Balta ile); Tarihsel Seyri İçinde ÖDP: Solun Yakın Kısa Tarihi Üzerine; Demokrasiye Eleştirel Bakışlar; Demode Denemeler bulunuyor. Devlete Karşı Kamu Hukuku, Türkiye Barolar Birliği'nin "Halit Çelenk Akademik Araştırmaları Destek Ödülü"ne layık görülmüştür. Profesyonel özgeçmişine şuradan erişilebilir.

Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.