Sosyalizmin yelkenini şişirecek üç unsur: Demokrasi, refah ve barış
“Mahşerin üç atlısı: Savaş, yoksulluk, faşizm” yazısının ikinci bölümüdür. Birinci bölüm için bkz.
Yoksullaştırma ve Refah
Geçen yüzyılda sosyalizmin kapitalizmle rekabeti esas olarak refah yaratma kapasitesi etrafında şekillendi. Sosyalizm, bu rekabeti son dönemde kaybetse de kapitalizmi refah devleti olmak zorunda bırakmak açısından başarılı olduğu söylenebilir. Sosyalist sistemin yenilgisine paralel işçi hareketinde yaşanan zayıflamayla zorlamadan kurtulan kapitalizm, süreç içinde refah politikalarını terk etti. Günümüzde, önemli bir bölümü finansal faaliyetlere dayalı ekonomik büyüme refahı değil, yoksulluğu arttırmaktadır. Neoliberalizmin, artan eşitsizliğin, doğanın sınırsız tahribatının, savaşların, fiziki ve insani yıkıma yol açan politikaların refahı bozucu etkileri, refah kavramının içeriğini makul bir gelirin yanı sıra barış içinde yaşam, doğal yaşam koşulları, sağlık, gelecek güvencesi gibi taleplerle yenilemektedir.
Refahı arttırma iddiasıyla uygulanan ekonomi politikaları, yüksek karlar vaat eden yatırım alanları sunarak sermayenin cezbedilmesine dayalı bir kısır döngüdür. Sağlık, eğitim, ulaşım, gıda gibi toplumsal refah açısından stratejik alanlar sermayeye açılarak kamu çıkarı, sermaye çıkarına feda edildi. Sermaye ise refah sağlamayı değil, yatırım alanlarının genişlemesini hedefleyen politikalarla toplumsal yaşamı bütünüyle piyasalaştıran kısır bir döngü yarattı. Konforlu ulaşım için otomobil, otomobiller için otoyollar ve petrol; bunlar sağlandığında daha da çoğalan otomobil sayısının ihtiyaç duyduğu yeni otoyollar ve trafik yoğunluğu, petrol bağımlılığı… Oysa toplu taşıma sistemleri artarda gelen birçok sorunu ortadan kaldırmaktadır. Benzer şey büyük sanayi kentleri için de geçerlidir. Doğanın metalaştırılmasında da benzer bir kısır döngü yaşanmaktadır. Orman alanlarında (geri dönüşü de mümkün olan) sürekli üretim yapılacak bir tarla açmaya izin verilmezken, ormanın geri dönüşsüz şekilde yok edilmesine neden olan ve tek sefer üretim yapılabilen madencilik için hükümetler seferber olmakta, koruma yasaları, yerel halkın itirazları yok sayılıp ve direnişleri bastırılarak hukuksuzca izin verilebilmektedir. Hâkim politika toplumsal ihtiyaçların sermayenin prizmasından geçirilmesidir ve sonucu toplumsal refah değil, hacmi büyüdükçe yoksullaştırmayı arttıran sermaye birikimidir. Büyüyen sermaye daha karlı yatırım alanları için devletlerin emperyal gücünü ve savaş politikalarını maniple etmek üzere siyasete doğrudan müdahale etmektedir. Badio’nun “milyarder yırtıcılar” olarak adlandırdığı bu kesimin popüler figürlerinden Elon Musk “istediğimiz yerde darbe yaparız” diyerek Bolivya’daki sosyalist hükümeti deviren ABD destekli askeri darbeyi savunmuştu.
Dünyanın ekonomik hacmi 1950 yılında 4 trilyon dolar iken 2000 yılında 40 trilyon dolara, 2020’de 80 triyon dolara, 2024’te ise 111,3 trilyon doları aşmış durumda (1). Bu büyüklükteki sermayenin karlı yatırım alanları arayışı doğa ve insanlık için büyük tehdit oluşturuyor, “iflas edemeyecek kadar büyük, ayakta kalamayacak kadar korkunç”!
Oxfam’ın raporlarına göre: son on yılda oluşan servetin %82’si en zengin %1’e gitti. Eşitsizlik, adeta kapitalist büyümenin karesi ile orantılı olarak artıyor. Milyarderlerin servetleri 2001’de günde 2,7 milyar dolar artarken 2004’te günde 5,7 milyar dolara çıktı. En zengin yüzde 1, 2020’den bu yana yaratılan 42 trilyon dolar değerindeki tüm yeni servetin neredeyse üçte ikisini ele geçirdi. 2020’den bu yana pandemi ve yaşam pahalılığı krizi yıllarında, tüm yeni servetin 26 trilyon doları en zengin %1’in eline geçerken, 16 trilyon doları dünyanın geri kalanına gitti. Milyarderlerin sayısı ve serveti son on yılda iki katına çıktı. En az 1,7 milyar işçi şu anda enflasyonun ücretleri geride bıraktığı ülkelerde yaşıyor ve 820 milyondan fazla insan, yani dünyadaki her on kişiden biri, açlık çekiyor. Kadınlar ve kızlar genellikle en az ve en son yemek yiyenler ve dünyadaki aç nüfusun yaklaşık yüzde 60’ını oluşturuyorlar. Dünya Bankası, küresel eşitsizlik ve yoksullukta muhtemelen 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük artışı gördüğümüzü söylüyor. Dünya hükümetlerinin dörtte üçü, kemer sıkma politikalarına dayalı kamu sektörü harcamalarında (sağlık ve eğitim dahil) önümüzdeki beş yıl içinde 7,8 trilyon dolarlık kesintiler planlıyor. Dünyanın en zengin adamlarından Elon Musk, 2014-2018 yılları arasında yaklaşık yüzde 3 oranında “gerçek vergi” ödedi. Uganda’da un satıcısı olan Aber Christine ise ayda 80 dolar kazanıyor ve yüzde 40 oranında vergi ödüyor. Dünya Bankası’na göre, aşırı yoksulluk 2020’de 25 yıl aradan sonra ilk kez arttı. Aynı zamanda, aşırı zenginlik de pandemi başladığından beri önemli ölçüde arttı. Dünya Bankası, dünyanın 2030 yılına kadar aşırı yoksulluğu sona erdirme hedefini neredeyse kesin olarak yitirdiğini ve “aşırı yoksulluğu azaltmada küresel ilerlemenin durma noktasına geldiğini” duyurdu. Banka, bunun muhtemelen küresel eşitsizlikteki en büyük artış ve küresel yoksulluktaki II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük gerileme olacağını belirtti (2).
Oxfam tarafından 2025 yılında hazırlanan başka bir rapora göre, dünya genelinde milyarderlerin serveti geçen yıl 2 trilyon dolar artarak, 2023’e kıyasla üç kat daha hızlı büyüdü ve günlük 5,7 milyar dolara ulaştı. İngiltere merkezli kuruluşun yayımladığı bu son eşitsizlik raporu, dünyanın 10 yıl içinde beş trilyonere sahip olma yolunda olduğunu ortaya koyuyor. Geçen yılın tahmini olan 10 yıl içinde bir trilyoner idi. Öte yandan, Dünya Bankası’nın günlük 6.85 dolarlık yoksulluk sınırının altında yaşayan kişi sayısının bugün dünya nüfusunun yüzde 44’üne tekabül eden yaklaşık 3.6 milyar kişiye ulaştı (3).
Soğuk Savaş boyunca sosyalist sistemin kötülüğünün simgesi olarak öne çıkarılan Berlin Duvarı ve geçmek isteyenlerin başına gelenler ve ölümler propaganda edildi. Evet, Berlin Duvarı’nın tarihi sosyalizmin zaafıdır. “1961 ile 1989 yılları arasında Doğu Almanya sınır rejimiyle bağlantılı olarak Duvar’da en az 140 kişi öldürüldü veya öldü”(4). Duvar yıkıldı, küreselleşmesinin zaferi ilan edildi ve dünya barışının müjdesi verildi. Ancak ardından gelen yıllar başka bir tablo ortaya koyuyordu. 2014-24 arasındaki on yılda yalnızca Akdeniz’de boğularak hayatını kaybeden göçmenlerin sayısının 29 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor (5). Bu ölümlerin bir kısmının nedeni de göçmen teknelerinin Avrupa ülkelerine ait askeri devriye botları tarafından batırılmasıdır.
Yukarıdaki verilerde görüleceği üzere ekonomik büyüme yoksulluğun azalmasına değil artmasına yol açıyor. Sermaye birikimi fetişinin başarısı toplumları krize sürüklediğinin çarpıcı bir tablosu: sermaye birikir ama refahı arttırmaz, eşitsizliği arttırır. İşin çarpıcı yanı bu tabloyu oluşturan politikaların arkasında gelir dağılımı eşitsizliğinin azaltılmasına ve yoksulluğun önlenmesine dönük liberal ekonomik büyüme programları yatıyor. Anti-kriz politikalarının bizzat kendisi krizi büyüten unsurların başında gelmektedir. Bir tarafta devasa boyutlara ulaşan servetler birikirken diğer tarafta yoksulluk yığılması yaşanıyor ve durumun iyileşmesine dair kimselerin ne bir beklentisi ne de bir planı var, aksine yenilerde eşitsizliğin iyi ve faydalı bir şey olduğu, rekabet yaratarak, zenginliği arttıracağı ve zenginliğin yukarıdan aşağı yayılacağı liberal masalının yeni sürümleri arz edilmektedir
Gerçek bir eşitlik ve refah programı bu tabloya ve bu tablonun arkasındaki politikalara savaş açan programı olmak zorundadır.
Kapitalist refah anlatısı ekonomik büyüme ve genişleme fetişizmine bağlıdır. Kırsal nüfusun da tamamen kapitalist ilişkilere tabi kılınması, tüm toplumda meta dışı alan bırakılmaması ekonomik büyümenin ve genişlemenin başarısıdır ve bu başarıya paralel olarak geniş kitleler refah toplumu kümesinin dışına atılıyor: Konforu düşük evlerin yerini evsizlik, az tüketimin yerini beslenememek, düşük ücretlerin yerini kronik işsizlik, düşük emekli maaşlarının yerini emekli olamamak, ikinci sınıf vatandaşlığın yerine vatansızlık veya kendini bir vatana ait hissetmeme… seçenekleri alıyor. Refahı ekonomik büyümeye endeksleyen neoliberal yaklaşım su, ekmek, sağlık, eğitim gibi temel tüketim kalemlerini piyasalaştırması G. Afrika’da kolera salgını gibi başkaca da korkunç sonuçlar doğurdu. Bunlar kapitalist refah anlayışının yarattığı sorunlardır. Mesela başta gıda olmak üzere birçok temel ihtiyaca piyasa yoluyla erişilebiliyor. Sermaye dolaşımındaki ani bir tıkanma söz konusu olduğunda büyük kitlelerin açlıkla yüz yüze kalmaktan kurtulması mümkün değil. Covid-19 pandemisinde yaşananlar en kötüsü değildi, daha büyüklerinin yaşanması için piyasa her şeyi sağlamış durumda. Türkiye’nin büyük şehirlerinde çok sayıda ailenin temel ihtiyacı, meta-dışı bir yol olan yerel “dayanışma ağları” ile kısmen de olsa giderilebildi.
Kapitalizmin yarattığı sorunların çapı ve niteliği artık Keynesyen politikalarla yani kapitalizmin yarattığı sorunların kapitalist yöntemlerle çözümünü neredeyse imkansız kılıyor. Evsizliğe çözüm olarak getirilen ucuz krediler (Mortgage kredileri) konut fiyatlarında köpük artışlara dayalı piyasa spekülasyonlarına yol açıp, konut krizini daha da büyütebilmektedir (2007 ABD Mortgage krizi ve son yıllarda İstanbul’daki daire fiyatlarının batının birçok başkentindeki emsallerinin çok üstüne çıkması gibi).
Sermaye birikimi tarihin en başarılı dönemini yaşıyor. Wallerstein, ”Tarihsel kapitalizm, bütün tarihsel sistemler gibi, başarısızlıklarından ötürü değil, başarıları yüzünden yıkılacaktır” (Wallerstein, 2019: 29) demişti. Bu başarının yarattığı çelişkileri Wallerstein özetle şöyle sıralıyor: (I) Kapitalist gelişmeye paralel olarak yeni ucuz işgücü kaynağı olan kırların şehirleşmesi. (II) Kapitalistlerin maliyetlerini dışsallaştırmasının zora girmesi; kapitalistler tarafından kirletilen suyun arıtılması veya yok edilen ormanın yerine ağaçlandırma maliyetinin topluma yıkılmasının halk muhalefeti nedeniyle zora girmesi. (III) Dünyanın demokratikleşme eğiliminin emekçilerin sosyal haklarını arttırması veya koruması. (IV) Dünyanın demokratikleşme eğilimi nedeniyle, ekolojik ve mali krizleri yönetmekte zorlanan devletlerin ıslah görevlerini yerine getirememeleri (Wallerstein, 2021: 44-45) . 26 yıl önce öngörülen bu kriz dinamiklerini kapitalizm, savaş ve otoriterleşme yoluyla öteliyor. Ucuz işgücünü yıkıma uğrattığı ülkelerden göçen nüfusla; maliyetlerin dışsallaştırılmasını kirletici faaliyetleri diğer ülkelere aktararak; emekçilerin haklarını savunmasını otoriterleşmeyle ve savaşlarla faşizmi paralel olarak tırmandırarak sistemi ayakta tutmaya, yenilemeye çalışıyorlar. Kapitalist yırtıcıların siyaset üzerindeki artan gücü sistemi öngörülemez, kaotik bir sürece sokmuş durumdadır.
Refah mücadelesi, yalnızca ücretlerin yükseltilmesi mücadelesini değil, çeşitli haklar için mücadeleyi de içerir. “Çünkü çoğu insanın gözünde, demokratikleşme öncelikle üç şeye yönelik talebi eşit haklar gibi görme anlamına gelir: Makul bir gelir (bir iş sonra bir emekli maaşı) kişinin çocuklarının eğitim alabilmesi ve yeterli tıbbi imkanlar. Demokratikleşme sürdüğü sürece, insanlar sadece bu üç şeye sahip olmakta değil, aynı zamanda bunların her biri için asgari kabul edilebilir eşiği düzenli olarak arttırmakta da ısrar etmektedirler.…. Herkesin bunlardan daha fazla yararlanabilmesinin tek yolu, dünyanın kaynaklarını bugünkünden kökten farklı bir biçimde paylaştıracak bir sisteme sahip olmaktır.” (Harvey, 2021:30). Bu üç talep hiç kuşkusuz emekçi sınıflara aittir. Sermaye sahiplerinin sahip oldukları ve hedefleri bunların çok ötesindedir. Bugün dünya çapında yaşanan gelişme ise bu üç konudaki gerilemeye paralel olarak demokrasinin de gerilemesidir. Emekçi sınıflar makul ve giderek artan bir ücret ve emekli maaşı, eğitim ve sağlığın kamusal olduğu bir dönemi sosyalist sistemin mevcut olduğu ve sosyalizm yönelimli işçi sınıfı hareketinin güçlü olduğu, sosyal devlet döneminde yaşadılar. Dünya kaynakları denilen şeyler esasen emek ve doğaya dayanmaktadır. Her ikisi de metalaştırma yoluyla, insanlığın ortak faydasının dışına çıkartılarak sermaye birikiminin kaynaklarına dönüştürülmüştür. Kapitalizmin antitezi olacak bir yeni sistem, doğanın ve emeğin kaynaklarının insanlığın eşit paylaşımına sunulmasını hedefleyen sosyalizmden başka bir şey değildir.
Günümüzde sıkça duyduğumuz basmakalıp iddia, demokrasi olmazsa yabancı sermayenin gelmeyeceği, dolayısıyla işsizliğin azalmayacağı ve ekonomik krizin çözülmeyeceğidir. Demokrasi ve ekonomik krizin çözülmesi (refahın sağlanması) kavramlarının egemen oligarşiyle eşleştirilmesinin tipik örneğidir. Basmakalıp liberal iddialar tekrar edilip durulur: İşsizliğin, yoksullaşmanın çözülmesi için sermayeye sağlanan karlı koşullara bağlanır, oysa sermayenin karlılığı arttıkça işsizlik ve yoksulluk artmakta, ya da sermaye karlılığını arttırmak için ne işsizliğin azalmasına ne de demokrasiye ihtiyaç duyuyor. İhtiyaç duyduğu ortam karlılığı arttıracak ucuz işgücü, örgütsüz işçi sınıfı, ucuz hammadde, düşük vergiler, yüksek teşvikler, sorumluluk taşımadan doğanın kullanımının güvencesidir; bu imkanlar için de ne demokrasiye ne de düşük işsizliğe ihtiyaç var, hatta tersi geçerlidir.
Bilimsel-teknolojik gelişmeler insanlığın bütünün yararına değil, sermaye yararına işlemektedir. Gelişmeye karşın çalışma süreleri ve işsizlik artarken ücretler düşmektedir. Oysa 20 yy insanlığı, bilimsel teknolojik gelişmelerin çalışma sürelerinin azaltırken ücretleri arttıracağını ve dolayısıyla tüm insanlık için refah, barış, özgürlük getirmesini hayal etmekteydi. Bir süredir böyle bir iddiaya sahip olanlar dünya nüfusunun çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Kapitalizm bilim ve teknolojik ilerlemeleri sömürüyü arttırmanın ve karlı savaş teknolojilerine dönüştürmesinin karşısına bilim ve teknolojik gelişmeyi refahın ve barışın güvencesi haline getirmeye aday sosyalizmden başka bir proje ortalıkta görünmüyor.
Savaş ve barış
Liberalizmin haklı savaş mantığı ticaret ve birikim hakkına yaslanır. Liberalizm ticaret özgürlüğü ile serbest piyasanın barışın teminatı olduğunu iddia eder. Barış ticareti, ticaret barışı teşvik eder, kapitalizm ne kadar küreselleşirse barış da o kadar küreselleşir… 21.yy ile birlikte sosyalizmin yenilgisinden sonra barışın küreselleşmesinin önünün açıldığı iddiaları yeniden ortalığı kapladı. Sonuç ise savaşların ve çatışmaların küreselleşmesi oldu. Emperyalist sermaye politikalarla uyumsuzluk savaş gerekçesidir.
Savaş kavramı, burjuvazinin ulusları fedakarlığa motive eden kilit ideolojik argümanlarının başında gelir. İktidarlar hep savaşırlar (Neocleous, 2014: 139): Dış düşmanlarla, terörle, uyuşturucuyla, yolsuzluklarla, veremle, hastalıklarla, enflasyonla, işsizlikle, yoksullukla, suçla, din düşmanlarıyla, devlet düşmanlarıyla…
NYT dergisinin 5 Ocak 2003 tarihli kapağında “Amerikan İmparatorluğu: Alışsanız iyi olur” (Harvey, 2019:11 ) diye telkin ettiği imparator tipi Trump ve ezilenlere sunduğu model ise Gazze’dir. Bu İmparatorluk ancak dev bir askeri güçle varlığını sürdürüp, korunabiliyor.
SIPRI (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü) verilerine göre 2024 yılında dünya çapında en yüksek askeri harcamaya sahip ülkeler şöyle sıralanıyor: ABD 997 milyar dolar ile küresel harcamanın yüzde 37’si ile ardından gelen 9 ülke kadar askeri harcama yapıyor. Çin 314 milyar dolar ile küresel silah harcamalarının yüzde 12’sini; Rusya 149 Milyar dolar ile % 5.5’ini; Almanya 88.5 milyar dolar ile % 3.3’ünü, Hindistan 86.1 milyar dolar ile %3.2’sini; Birleşik Krallık 81.8 milyar dolar ile %3’ünü;Suudi Arabistan 80.3 ile %3’ünü; Ukrayna 64.7 milyar dolar ile %2.4’nü; Fransa 64.7 ile %2.4’ünü yapıyor. ABD en yüksek askeri harcamaya sahip olmasına rağmen GSYİH’nın %3.4’ünü, Çin 1.7’sini harcarken savaşa sürüklenen Ukrayna GSYİH’nın %34’ünü ve 12.sıradaki İsrail ise GSYİH’nın %8.8’ini harcıyor. 2000’den sonraki 20 yılda dünya çapındaki silah harcamaları iki katına çıkarak 2 trilyon dolara ulaşmıştır. ABD ve Çin’in payları artmaya devam ediyor. Dünya silah tüketiminin %43’ünü ABD karşılıyor, silah satışı da ardından gelen 9 ülkenin toplamına denk geliyor (6).
Dünya askeri harcamaları 2024’te 2 trilyon 718 milyar dolara yükseldi; bu da harcamaların on yıldır her yıl arttığı, 2015 ile 2024 arasında %37 arttığı anlamına geliyor (7).
Sektördeki en büyük 100 şirketin silah ve askeri hizmet satışlarından elde ettiği gelir, 2022’ye kıyasla reel olarak yüzde 4,2 artışla 2023’te 632 milyar dolar ve bunun yarısını ABD’li şirketlerin kasasına gitti (8).
Her şey sermayenin sınırsız birikimi için! Devasa boyutlara ulaşmış sermaye sahipleri sadece ülke içindeki birikim politikalarını (vergi indirimlerini, teşvikleri) belirlemiyor aynı zamanda siyasetçileri savaş harcamalarına da zorluyor.
Savaşlar yalnızca savaş sahası haline getirilen ülke halkları değil, -elbette en ağır sonuçları onlar yaşıyor, savaş baronu devletlerin halklarını da vuruyor. Savaş siyaseti içeride otoriterleşmeye zemin sağladığı kadar, savaş politikalarıyla güç kazanan iktidarlara sosyal devleti aşındırma imkanları da sağlıyor. Irkçı, dinci, milliyetçi, cinsiyetçi ideolojilerine yaslanan sağ-faşist siyasal hegemonya savaş politikalarıyla güç kazanıyor. Savaşın başarıları gibi başarısızlıkları da –ki bu sonuçların ne olduğuna da savaş baronları karar veriyor- yeni savaşları gerekli hale getiriyor. Çünkü savaş ve sonuçları, çeşitli fonlarda atıl hale gelen aşırı birikmiş sermayeye akacak kanalları sağlayan ana faaliyetlerden biridir. Günümüzde emperyalizm kaynaklı olmayan veya emperyalizmin ilişkilenmediği bir savaş yoktur. Savaş yalnızca sermayenin serbest yağmacı dolaşımının önünü açmakla sınırlı bir işlev görmüyor, aynı zamanda savaş endüstrisinin kendisi dev bir yatırım alanı haline gelmiş durumdadır.
Emperyalizm, Ortadoğu’dan başlayarak ülkeleri ülke olmaktan, halkları ulus olmaktan çıkartıyor. Neredeyse bütün savaşları iç savaşların izlemesi sağlanıyor. Savaşla IMF ve DB’na muhtaç bırakacak büyük bir yıkım yaratılır ve savaşın ardından ekonomik kalkınma projeleriyle akbabalar sahaya inerler: yıkımın mağduru ülkeye alt yapısından sanayisine, bankalarından doğal kaynaklarına, yeniden imar edilmek üzere sermaye akacaktır (Prashad, 2017: 23).
Sermaye modern birikim stratejileri geliştirmiş olsa da ilkel birikim ve sömürgecilik yöntemlerinin avantajlarını hiç terk etmek istemedi. Terk etmek zorunda kaldığı klasik sömürgeciliğe yeniden dönüş yöntemleri 21 yy savaşlarına rengini veriyor. Dünyanın ikinci kez tanık olacağı sömürgecilik karşıtı hareketlerin, bir kez daha siyasal bağımsızlıkla sınırlı kalmayı kabul etmeleri, sosyalizmin eşiğinde durmaları mantıklı olmayacaktır.
Ülkelerin ve ulusların eşitlikçi yeniden inşası da emekçi sınıflara dayalı bir uluslaşma dışında mümkün görünmüyor, çünkü emperyalizm neredeyse tüm mülk sahibi sınıfları ve işbirlikçi siyasetçileri kompradorlaştırıyor, jeopolitik nedenlerle düşmanlaştırılmış olan kesimler, bunun dışında kalabiliyor
Filistinlilere dönük soykırımı karşısında emperyalist ülkelerin İsrail’i destekleyen tutumları önümüzdeki savaşların acımasızlığının ve hiçbir kural tanımayacağının habercisidir. Savaşa karşı barışı savunmanın ötesinde böylesi savaşların vuku bulmasını önlemeye dönük bir mücadele, giderek daha fazla siyasetin gündemini belirlemeye devam edecektir.
Nükleer ve kimyasal silahlanmanın boyutları büyük savaşı zayıf bir olasılık olmaktan çıkarmaktadır. Bunu önleyebilecek olanlar da hükümetlerden çok halklar ve halkların hükümetler üzerindeki baskısıdır. Alan Badio, Lenin’in “ya devrim savaşı engeller ya da savaş devrime yol açar” tezini hatırlatarak “Birinci hipotez –devrimin savaşı engellemesi- tarihte ilk kez gerçek olsun” (Badio, 2019: 62) dileğinde bulunur, ikincisinin sonuçlarının geçen büyük savaşlarla kıyaslanamayacak yıkıma yol açacağı kaygısıyla. Savaşın sonucu olarak “barış” değil, halkların mücadelesinin sonucu, savaşın reddi olarak barış.
Milliyetçi-faşist iktidarların savaş heveslisi politikaları halklardan, özellikle gençlerden giderek daha fazla tepki görüyor. Filistin’de yürütülen soykırıma faşist iktidarlar destek verirken, halklar tepki gösteriyor. Savaşlar bir sarmala dönüşürken tepkilerin de büyümesi kaçınılmazdır.
Son on-on beş yıla baktığımızda parlayıp sönen kitle hareketlerinin üzerinde yükseldiği başlıklar dünya çapında önemli benzerlikler göstermektedir: Yoksullaştırma, mülksüzleştirme karşıtı hareketler, otoriterleşme karşıtı hareketler ve savaş karşıtı hareketler. Bunlardan uluslararasılaşma özelliği gösteren hareketler ise Körfez savaşı döneminde ve İsrail’in Filistin soykırımında ortaya çıkan kitlesel savaş karşıtı hareketlerdir. Trump’a ve İsrail’in ABD destekli soykırımına, devletler NYT’nin tavsiyesine uyarak alışmış olsa da, dünya halklarının alışmamakta direndiklerini soykırım protestolarında izliyoruz. Ve savaş karşıtı hareketler tüm yozlaştırma çabalarına karşın dini ve etnik kimlikleri aşan, kimlikçiliği reddeden, ezilen kimliklerle dayanışan, kendi devletleri veya hükümetlerine de meydan okuyabilen tavırlarıyla enternasyonalist özellikler sergilemektedirler.
Demokrasi
Bu üç başlıktan en tartışmalı olanı, ezilen sınıf siyaseti ile egemen sınıf siyasetinin kesişim alanında bulunan, sürekli mücadeleye konu olan ve burjuvazi tarafından oldukça yıpratılmış demokrasi kavramıdır. İyi-kötü bir demokrasi deneyiminin ardından gelen baskı rejimlerine karşı dile getirilen tek tek demokratik taleplerden bütünlüklü bir demokrasi programına geçiş ne teorik ne de pratik olarak sağlanabildi. Bunun başka nedenlerinden söz edilebilse de önemli bir nedeni, bilinen demokrasiye dönüşün (restorasyonun) güçlü bir kurtuluş umudu vaat etmemesi, bir ütopya sunmamasıdır. Bu tereddüdün kitlelerden daha fazla, sosyalistler arasında da hakim olması, siyasal mücadelede solun etkisizliğine neden olurken düzen içi veya faşizan eğilimlere alan açmaktadır. Sosyalistler açısından ise siyasal mücadele soyut bir kavrama ve kitlelere ulaşabilmenin gereği olan somutluk ihtiyacı ise gündelik sorunlara müdahaleyle hapsedilmiş oluyor. Başka bir demokrasi için mücadele mümkün değil mi?
Liberal literatür, yönetim modellerindeki farklılıkları, siyasal aktörlerin ideolojik tercihlerinin sonucu olarak izah etmeyi benimsiyor. Demokrasinin seyrinde sınıfların siyasal mücadelesinin etkisini göz ardı eden bu izah tarzının talihsiz örneklerinden biri de Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecidir. Bu süreçte üyelik için öne sürülen Kopenhag Kriterleri; istikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasiyi, hukukun üstünlüğüne dayalı bir hukuk devletini, insan haklarına saygıyı ve azınlıkların korunmasını şart koşuyordu. Bu kriterlerin dikte ettiği birçok yasal düzenleme yapılmış olmasına rağmen gelinen noktada Türkiye demokrasisi ilerlemediği gibi, bu kriterlerin imzalanmasından önceki sürece göre epey gerilemiş durumda.
Her ne kadar ilk adımları atmış olsa da demokrasiyi geliştiren ve dünyaya yayan burjuvazi değildi, o kapitalizmi ve sömürgeciliği yaydı. Genel oy hakkından başlayarak alt sınıfların siyasete müdahil olma kanallarını zorlayarak açan emekçi sınıflar ve ezilen halklar oldu. (Genel oy hakkı, seçilenlere maaş bağlanması, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı, sosyal devlet uygulamaları, emeklilik hakkı, eğitimin ve sağlığın kamusal olması, toplantı ve gösteri, protesto, grev, boykot hakları, dernek kurma hakkı vb ezilen sınıfların mücadelelerinin eseridir). Yani aslında burjuva demokrasisi pek de burjuvaların eseri bir demokrasi değil, ezilen sınıf ve kesimlerin rengini de taşımaktadır. Sosyalizmin yenilgisi ve işçi hareketinin zayıflaması, emeğin baskısından kurtulan egemen sınıfların demokratikleşme yoluyla ezilenlere verdikleri tavizlerden vaz geçmesi imkanını sağlamıştır. Üzerindeki işçi sınıfı basıncı azalan AB ülkeleri de bırakın demokrasiyi dünyaya yaymayı, kendi ülkelerinde bile burjuva demokrasisini koruyamaz durumdadır. Göçmenlere ve azınlıklara karşı ırkçılık, sosyal hakların budanması yalnızca faşist partilerin siyaseti olarak kalmamakta, giderek ana akım haline gelmektedir.
Devletler sahip oldukları nüfusa karşı (da) sorumluluk sahibi olmak zorunda iken egemen oligarşinin yalnızca sermaye birikimi hedefine sahip olmasının yarattığı çelişki, sermayenin daha fazla güdümüne giren devletleri otoriterleşmeye zorluyor. “Yırtıcı milyarderlerin” (Badio) ağırlığı arttıkça kapitalist devlet rıza mekanizmalarını zayıflatıp, yerine zor mekanizmalarını ikame etmektedir. Kapitalizmin toplumları sürüklediği krizleri kapitalist formüllerle çözebilme imkanlarının tükenmekte oluşu gibi burjuva demokrasi modelleri de tükenmektedir. Bu tükenişler düzen içi/reformist eğilimleri akamete uğrattıkça hareketler alternatiflere yönelmek durumunda kalacaklardır.
Orta sınıf “Paraya dayalı oligarşik egemenliği (egemenliğin altına girmeyi-bn) kabul eder ama hiçbir şeyi olmayan geniş devasa kitleyle arasındaki mesafe korunsun ister” (Badio, 2023: 34, 65). Orta sınıfın istikrarlı yaşamı mevcut demokrasilerin de güvencesidir ve bu demokrasilerin arka planında yüzde 10’luk kesimin oligarşik egemenliğini meşrulaştıran ideolojiler vardır. Orta sınıf aynı zamanda alt sınıfların bir üst basamağa sıçrama umudunu temsil ederek sisteme bağlıyordu. Alt sınıflardan kimse Koç veya Sabancı olmayı hayal etmese de aynı mahallede yaşadığı komşusu gibi iyi para kazanan bir girişimci olmak elle tutulur bir mesafedeydi. Ve orta sınıf ne pozisyonunu koruyabilmekte ne de artık alt sınıflarla ‘uzlaşmaya’ dayalı, oligarşinin ideolojik belirlenimindeki mevcut demokrasiyi koruyabilmektedir. Demokrasi geriledikçe alt sınıfların ve pozisyon kaybeden orta sınıfların muhalif siyaseti biçimini kazanmaktadır.
Orta sınıfları aşağı iten süreç toplumlarda yalnızca faşist uçlara savrulma yaratmamakta, alternatif olabildikçe radikal sola da ilgiyi arttırmaktadır. Bir eğilim olarak devlete olan güvenin yerini daha fazla oranda güvensizlik almaktadır. Devlete olan güvensizlik alt kimliklerin yurttaşlık, ulus gibi üst kimlikleri aşındırmasına da neden oluyor. Henüz olgunlaşmamış olsa da bu durum sınıf kimliği etrafında birleşme olanaklarını arttırıyor. “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklarının birleşmesine” dönük bir çağrının en belirgin eksikliği, bir politik öznenin inşasıdır.
İşçi sınıfı ve diğer emeğiyle geçinenler ve entelektüeller arasında kurulacak bir politik ittifak giderek daha fazla makul bir olasılık haline gelmektedir. Badio’nun “her şey ama her şey bu ittifakın kesinlikle yeniden doğuşuna ve uluslararası ölçekte siyasal örgütlenmesine bağlıdır” (Badio, 2023: 21) vurgusunu baz alırsak, üçüncü dünya ülkelerine yaşatılanlar bunun koşullarını çoktan yaratmış durumdadır. Bu safhada kritik gelişmelerden biri işçi sınıfının, uzunca bir dönem sosyalizmden uzaklaşmış ancak hayal kırıklığına uğramış entelijansiyayı yeniden saflarına kazanması olacaktır. Sarı Yelekliler, Occupy Wall Street gibi hareketler, orta sınıfın, proletarya ile ideolojik veya formel ilişki kur(a)madan yaşanan kalkışmalardı. Bunun fikrine de araçlarına da sahip değillerdi. Arap Baharı hareketleri benzer yetersizlikleri aşmaya daha yakın olsalar da emperyalist müdahale ile yollarından saptırıldılar. Mısır’da emek hareketi talepler öne sürmesine, eylemlerde etkili olmasına karşın siyasal organizasyonunu oluşturamadığından sonuç alamadı. Mısır’da meydanlarda etkili olan fakat bir siyasal plan ortaya koyamayan ilerici kesimler iktidarı, eylemlere düşük katılım gösteren Müslüman Kardeşlere kaptırdılar. İlerici sınıf ve kesimlerin isyanı yetmez planlı ve organize aktörlere de gereksinim vardır (C.Tilly, 2022:28). Arap halklarının demokratikleşme kalkışmaları batıda demokrasinin yozlaştırıldığı bir döneme denk geldi. Kapitalizmin demokrasiyle çatışmasının en dramatik sonuçlarını sanırım Arap halkları yaşadı. Gezi ise, ülkemiz sosyalistlerinin iktidar perspektifinden yoksun olmaları nedeniyle, bu muhteşem kendiliğinden harekete politik hedef kazandırılamadan sönümlendi.
Demokrasinin egemen sınıfların siyasal hegemonyasının aracı olmaktan çıkmasını tamamlayacak adımın ezilen sınıflar tarafından atılması gerekiyor. Bu adım ezilen sınıfların demokrasinin içeriğini yeniden doldurmalarıdır. Badio’nun bunu “Mesele, demokratik öğeyi kapitalist temelinden ayırmak, onu kapitalist geri planından olduğu gibi soyutlamaktır”, “Demokrasiyi egemen oligarşiyle eşleştirilmekten kurtarmak” (Badio, 2023: 39-40),vurgusuyla dile getirir. Köle sahipleri demokrasisinden burjuva demokrasisine uzanan egemen sınıflı toplum yapışı üretenlerin demokrasisiyle son yolculuğuna uğurlanabilir.
Demokrasi mücadelesi alt sınıfları gündelik mücadelelerden siyasal mücadele düzlemine, iktidar talebine taşıyacak stratejinin somutlanma alanı; söz ve karar hakkını egemen oligarşinin elinden alıp toplumun büyük çoğunluğuna aktarma mekaniği olarak yeniden tanımlanmalıdır. Egemen oligarşiye meşruiyet sağlayan “orta sınıf” ayağının altındaki zemini kaybettikçe iki seçenekle karşı karşıya kalmaktadır; şimdilik güçlü olanı, egemen oligarşinin ideolojik türevi ırkçılığa meyletmek diğeri (şimdilik zayıf olanı) egemen oligarşiyle ideolojik köprüleri atıp alt sınıflarla buluşmak. İkincisi işçi sınıfının siyasal hareketinin toplumda yaratacağı cazibeye bağlıdır. Bu cazibenin yaratılmasının ülkemizdeki örnekleri, 15-16 Haziran, 70’li yılların siyasallaşan işçi sendikaları ve eylemleri, 1989 işçi baharı, 1990 Zonguldak yürüyüşü olarak sayılabilir. 2001 Esnaf eylemleri ise orta sınıfın egemen oligarşiyle yeniden eklemlenme çabasıydı ve bağımsız-küçük üreticilikten büyük markaların taşeronları olarak, pozisyon kaybederek eklemlenebildiler. (Sayılan işçi eylemlerini solun yükselişi takip ederken, esnaf eylemlerini sağın yükselmesi, AKP iktidarı takip etmiştir).
Bugün burjuva demokrasisi ile gerçekten ilgilenen, ihtiyaç duyan bir burjuvaziden söz etmek zor. Ancak demokrasi ezilen sınıfların siyasete müdahil olma talebinin, kabul edilemez durumdaki yaşamı hakkında söz söyleme ihtiyacının politik ifadesi olmaya devam ediyor ve bu demokrasinin yitirilen temsili burjuva demokrasisinden farklı bir doğrudan demokrasi olması gerektiği mücadelelerdeki kitle inisiyatiflerinin belirleyiciliği ile giderek daha fazla açığa çıkmaktadır.
Demokrasi mücadelesi, işçi sınıfını patronuna karşı ekonomik mücadeleden genel karargahı hedefe koymaya, devletle karşılaşmaya sıçratacak siyasal mücadele düzlemini sağlar. Demokrasi ve eşitlik civarlarında süren mücadeleler yeni bir geleceğin kapılarını zorluyor. Kapıların hangi geleceğe açılacağını kitlelerin bileşimi kadar –belki de daha fazla- planlı ve örgütlü güçler belirleyecektir.
Dipnotlar:
(1) https://tradingeconomics.com/world/gdp
(4) https://www.stiftung-berliner-mauer.de/en/topics/victims-berlin-wall
(5) https://multeciler.org.tr/son-yillarda-akdenizde-olen-gocmen-sayisi
(6) Trends in International Arms Transfers, 2024
(7) https://www.sipri.org/publications/2025/sipri-fact-sheets/trends-world-military-expenditure-2024
(*) Yazıyı uzunluğu nedeniyle üçe bölerek yayınlıyoruz. Yazının birinci bölümüne şu adresten, üçüncü bölümüne şu adresten erişebilirsiniz.
(**) Görsel, Delacroix’in “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosundan esinlenerek Hafıza Dalgası tarafından oluşturulmuştur.
KAYNAKÇA
Kaynakça, üç bölüm için ortaktır.
Anderson, P. (1986) Tarihsel Materyalizmin İzinde, Belge
Ataöv, T. (1977) Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri, AÜ SBF
Badio, A, (2023) Siyasetin Böyle Sabahları da Olabilir, Sel
Badio, A. (2017) Biliyorum Çok Kalabalıksınız, Sel
Gindin, S. (2016) Sosyalist Register 2013; Starteji Sorunu, 40-67, Yordam
Harvey, D. (2020) Anti-Kapitalist Günlükler, Sel
Harvey,D. (2019) Yeni Emperyalizm, Sel
Holz, H. H. (2017) Devrimin Cebiri, Yordam
Lih, L.T. (2018) Lenin’i yeniden Keşfetmek, Ayrıntı
Marx, K. (2016) Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Fransız Üçlemesi içinde, Yordam
Neocleous, M. (2014) Savaş Erki Polis Erki, NotaBene
Ollman, B. (2008) Diyalektik Soruşturmalar, Yordam
Porcaro, M. (2016) Sosyalist Register 2013; Starteji Sorunu, 102-116, Yordam
Prashad, V. (2017) Ulusun Ölümü ve Arap Devrimin Geleceği, Yordam
Tilly, C. (2014) Demokrasi, Phoenix
Tilly, C. (2022) Toplumsal Hareketler, Alfa Yayınları
Wallerstein, I. (2021) Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Metis
Wallerstein, I. (2019) Jeopolitik ve Jeokültür, Küre
Samut Karabulut
Yıldız Teknik Üniversitesi'de okudu, Gençlik Hareketi içinde yer aldı. Üniversite sonrasında yoksul mahallelerde çalışmalar yürüttü. Halkevleri'nde yöneticilik yaptı. Örgütlenmesinde yeraldığı siyasal kitle eylemlerinden dolayı çok sayıda tutuklama ve soruşturmaya uğradı. Halen Halkevleri'nde çalışmalarını sürdürmektedir.

