Türkiye son yıllarda tarım ürünlerinde giderek daha dışa bağımlı hale gelirken, işlenmiş gıda ürünlerinde ihracat fazlası veriyor. Başka bir deyişle, ülke bir yandan üretimde zayıflarken, diğer yandan gıda ticaretinde güçleniyor gibi görünüyor. Bu iki eğilim ilk bakışta çelişkili. Peki bu nasıl mümkün?
Bu çelişkiyi anlamanın yolu, tarımda üretim ile gıdada değer yaratma süreçlerini birbirinden ayırmaktan geçiyor. Türkiye artık tarımsal hammaddede büyük ölçüde dışa bağımlı hale gelirken, bu ürünleri işleyerek küresel piyasalara sunan bir yapıya doğru evriliyor. Bunu dış ticaret verilerinde açıkça görmek mümkün. Grafik 1’de görüldüğü gibi Türkiye’nin tarımsal hammadde (buğday, mısır, yağlı tohumlar) ticareti, son yıllarda derin bir açık verirken, işlenmiş gıda ihracatı rekorlar kırıyor.
Grafik 1: Tarımsal Ürünler ve Tarımsal Gıda Maddeleri Net Dış Ticareti, milyar $
Kaynak: Dünya Bankası, World Integrated Trade Solution (WITS) veri tabanı
Grafik 1’de göze çarpan 2023 verisi için bir parantez açmak gerekiyor. 2022–2024 dönemi genel olarak tarım dış ticaretinde belirgin dalgalanmaların yaşandığı bir dönem. Bu dalganın en keskin noktası ise 2023 yılı. O yıl ortaya çıkan fazla, ilk bakışta yapısal bir iyileşmeye işaret ediyor gibi görünse de büyük ölçüde geçici ve konjonktürel faktörlerin sonucu. Özellikle pamuk ithalatındaki belirgin düşüş bu tabloyu belirliyor. Bu gerileme, tekstil sektöründeki daralma, iç talepteki zayıflama ve firmaların stok düzeltmeleriyle ilişkili. Küresel pamuk fiyatlarındaki düşüş de ithalat değerini aşağı çekmiş görünüyor. Buna karşılık, tahıllar ve yağlı tohumlar gibi temel girdilerde daha sınırlı hareketler gözlenmesi, bu kalemlerde talebin daha katı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla 2023 verisi, tarımda kalıcı bir güçlenmeden çok, son yıllarda artan kırılganlığın yarattığı geçici bir düzeltme olarak okunmalı.
Bu kısa sapmayı bir kenara bırakırsak, Grafik 1’in işaret ettiği genel eğilim daha net: Türkiye, tarımsal üretimden ziyade, ithal edilen hammaddelerin işlenip yeniden ihraç edildiği bir yapıya doğru yöneliyor. Her ne kadar bu sürecin firma düzeyindeki dağılımına dair ayrıntılı veriler sınırlı olsa da, mevcut göstergeler Türkiye’nin gıda sektöründe giderek ithalata dayalı bir işleme modeli etrafında yeniden örgütlendiğine işaret ediyor.
Bu dönüşümü anlamak için önce tarım tarafındaki değişime bakmak gerekiyor. Bir dönem tohumdan nihai ürüne kadar uzanan süreci kamusal bir bütünlük içinde yöneten ve “kendi kendine yeten” olarak tanımlanan yapı, neoliberal reformlarla birlikte parçalandı. Grafik 2’de görüldüğü gibi, bu süreçte tarımın Türkiye ekonomisindeki ağırlığı azaldı: 2000’li yılların ortalarında yüzde 8 civarında olan GSYH payı, bugün yüzde 5’e geriledi. Benzer şekilde, tarımın toplam istihdam içindeki payı da önemli ölçüde düştü; yaklaşık dörtte bir düzeyinden yüzde 14 civarına geriledi. Bu dönüşümle birlikte Türkiye’nin tarım sistemi kendi kendine yeterlilikten uzaklaşarak daha parçalı ve küresel piyasa rekabetine açık bir yapıya evrildi.
Grafik 2: Türkiye’de Tarımın Ekonomideki ve İstihdamdaki Payı (%)
Kaynak: TÜİK
Bu yapısal değişim, üretim desenine de yansıdı. Tarımsal üretimde, iç tüketim için kritik olan temel ürünler yerine, küresel talebin yüksek olduğu ve çok uluslu şirketlerin ihtiyaç duyduğu yağlı tohumlar, şeker, pamuk ve fındık gibi “nakit ürünlerin” ağırlığı arttı.
Bu süreçte Dahilde İşleme Rejimi belirleyici bir rol oynadı. Gıda şirketleri, hammaddeleri dışarıdan temin edip Türkiye’de düşük işçilik maliyetleriyle işleyerek yeniden ihraç etmeye başladı. Türkiye böylece yalnızca bir üretim alanı değil, aynı zamanda bölgesel bir işleme ve ihracat merkezi haline geldi. Nitekim 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’ye yönelen doğrudan yabancı yatırımların önemli bir kısmı gıda, içecek ve tütün sektörlerinde yoğunlaştı. Merkez Bankası verilerine göre 2000’li yıllarda toplam imalat sanayine gelen doğrudan yatırımların yaklaşık beşte biri bu alanlara yöneldi.
Türkiye’de gıda sektörünün bugünkü yapısı, uzun bir dönüşüm sürecinin ürünü. Çok uluslu şirketlerin pazara girişi yeni değil; 20. yüzyılın ortalarından itibaren farklı alanlarda faaliyet göstermeye başladılar. Örneğin Unilever’in bitkisel yağ alanındaki yatırımları, Cargill’in 1960’lardan itibaren kurduğu ortaklıklar, Nestlé’nin gıda sektöründeki erken varlığı ve küresel içecek şirketlerinin Türkiye pazarına girişi sürecin ilk adımlarını oluşturdu. Ancak bu olgunun sektörü dönüştürecek ölçüde belirleyici hale gelmesi, esas olarak 1980 sonrasında neoliberal politikalarla birlikte hız kazandı. 2000’li yıllarla birlikte bu süreç yeni bir evreye girdi: gıda sektöründe birleşme ve devralmalar hızlandı ve özellikle yabancı şirketler yerli markaları bünyelerine katarak sektördeki konumlarını güçlendirdi. Bugün Türkiye’de gıda ve içecek sektöründe yüzlerce yabancı ortaklı şirket faaliyet gösteriyor.
Bu şirketler sadece üretim yapan aktörler değil. Tohum ve gübre gibi girdilerden başlayarak işleme, depolama ve dağıtıma kadar uzanan zincirin farklı halkalarında belirleyici bir rol oynuyorlar. Nitekim Türkiye’de faaliyet gösteren başlıca çok uluslu gıda şirketlerine bakıldığında, bu firmaların yalnızca nihai ürün üretiminde değil, aynı zamanda hammaddenin işlenmesi, tarımsal girdilerin sağlanması ve lojistik süreçlerde de etkin olduğu görülüyor (Tablo 1). Üstelik sektöre çoğu zaman sıfırdan yatırım yaparak değil, mevcut yerli firmaları satın alarak giriyorlar. Bu durum, Türkiye’de gıda sektörünün büyüyerek değil, el değiştirerek yeniden şekillendiğini gösteriyor.
Bugün gelinen noktada, yağlı tohumlardan fındığa kadar birçok tarımsal ürünün üretimi ve ticareti, bu şirketlerin belirlediği bir yapı içinde gerçekleşiyor. Büyük ölçekli üretim ve ihracata dayalı stratejiler öne çıkarken, tarımın örgütlenme biçimi de giderek daha fazla şirketlerin kontrolünde yeniden kuruluyor.
Tablo 1: Türkiye’de Faaliyet Gösteren Başlıca Küresel Tarım-Gıda Şirketleri
| Şirket Adı | Menşei | Temel Ürünler | Ana Faaliyetler | Markalar |
|---|---|---|---|---|
| Cargill | ABD | Bitkisel yağ, şeker, nişasta, tatlandırıcı, biyoyakıt | Yağlı tohum kırma, biyoyakıt üretimi, yem imalatı, endüstriyel hammadde | Turyağ, Alemdar, Ekol |
| Bunge | ABD | Yağlı tohumlar, zeytinyağı, mısır, buğday | Tahıl öğütme, yağ işleme, yem, biyoyakıt | Komili, Kırlangıç |
| Olam | Singapur | Fındık, susam, pamuk | Tarımsal ürün işleme | Ofi, Fındıkçı |
| Unilever | İngiltere | Gıda, içecek, tüketim ürünleri | Nihai tüketim ürünleri üretimi | Knorr, Lipton |
| ADM | ABD | Mısır | Nişasta ve türev ürünler | ADM |
| CP Standard | Tayland | Kümes hayvancılığı, yem | Yem üretimi ve hayvancılık | CP |
| BRF | Brezilya | Kümes hayvancılığı | Tavuk işleme, yem | Banvit |
| AGT Food | Kanada | Bakliyat, tahıl ürünleri | Gıda işleme | Arbel |
Kaynak: Şirketler İSO 500 listesi temel alınarak seçilmiştir. Detaylı firma verileri ilgili şirketlerin resmi internet sitelerinden derlenmiştir.
Tablo 1’in gösterdiği yapı, Türkiye’de gıda sektörünün yalnızca işleme ve dağıtım aşamalarında değil, üretimin ön koşullarını belirleyen alanlarda da yeniden örgütlendiğini ortaya koyuyor. Tohum, gübre ve diğer tarımsal girdilerden başlayarak işleme ve nihai ürün aşamasına kadar uzanan süreçte, aynı sermaye gruplarının farklı halkalarda konumlandığı görülüyor. Dolayısıyla, son yıllarda artan çiftçi eylemlerinin temel motivasyonu, sadece ‘yüksek maliyetler’ değil, bu dikey kuşatmanın yarattığı çaresizliktir. Çiftçi; tohumu alırken, gübreyi atarken ve ürününü satarken aynı küresel sermaye ağlarıyla muhatap olmakta, her aşamada kârı bu odaklara devretmektedir. Neoliberal politikalarla kamusal desteklerin tasfiyesi, üreticiyi piyasanın insafına terk ederken; tarımdaki istihdam kaybı bir tercih değil, bu ‘mülksüzleştirme’ sürecinin doğal sonucudur. Dolayısıyla mesele basit bir piyasa dengesi değil; gıdanın en temel halkası olan toprağın ve üreticinin, büyük sermayenin insafına terk edilmesidir.
ISO 500 verileri, gıda sektöründeki dönüşümün yalnızca şirket sayılarıyla değil, karar verici gücün el değiştirmesiyle ilgili olduğunu tescil ediyor. Son yıllarda yabancı sermaye payında sınırlı bir artış gözlenirken, asıl dikkat çekici değişim kamunun sektördeki ağırlığının gerilemesi. Türkiye Şeker ve Trakya Birlik gibi hammadde temelli büyük aktörlerin sıralamada belirgin şekilde gerilemesi, buna karşılık sektörün kontrolünün giderek yerli ve yabancı özel sermayeye kayması bu dönüşümün en somut göstergelerinden biri.
Tablo 2: ISO 500’de Kamu ve Kooperatif Kuruluşlarının Yeri
| Kuruluş | 2012 Sırası | 2024 Sırası | Sıra Değişimi |
|---|---|---|---|
| Türkiye Şeker Fabrikaları | 16 | 87 | ↓ 71 |
| Trakya Birlik | 52 | 165 | ↓ 113 |
| ÇAYKUR | 53 | 86 | ↓ 33 |
| Marmarabirlik | 338 | 425 | ↓ 87 |
Kaynak: https://www.iso500.org.tr/
ISO 500 verilerinde kamunun yaşadığı belirgin gerileme, Türkiye’nin tarım politikalarında yaşanan köklü yön değişiminin bir sonucu. Tablodaki sıralama kayıpları, tarımdaki çözülmenin sanayi yapısındaki yansıması. Kamunun tedarik zincirindeki ağırlığı azalırken, ortaya çıkan alan parçalı özel sermaye yapıları tarafından dolduruldu; böylece mesele yalnızca gıdaya erişim değil, üretim üzerindeki kontrolün kimde olduğu sorusuna dönüşmüş durumda.
Bugün ortaya çıkan tablo, tarımda güçlenmenin değil, üretimin farklı aşamalarının yeniden dağıtılmasının sonucu. Türkiye, tarımsal üretimde zayıflarken, küresel gıda zincirlerinin işleme ve dağıtım halkalarına eklemlenen bir yapıya yöneliyor. Bu nedenle “gıdada ihracat başarısı”, aynı zamanda üretim üzerindeki kontrolün kamudan ve küçük üreticilerden uzaklaşıp büyük sermaye grupları etrafında yoğunlaşmasının bir ifadesi. “Sonuçta katma değer üretiliyor” denebilir. Ama soru şu: Bu değeri kim yaratıyor ve kim el koyuyor?
Bu dönüşümü mümkün kılan politika tercihleri, kurumsal yeniden yapılanma ve özellikle finansal sermayenin oynadığı rol ise daha ayrıntılı bir tartışmayı gerektiriyor. İlgili konulara sonraki yazılarda daha yakından değinmeyi planlıyorum.
***
Bu yazı ilk olarak 7 Mayıs 2026 tarihinde Katman İktisat Portalı“nda yayımlanmıştır.
Elif Karaçimen
ODTÜ İktisat Bölümünde lisans derecesini tamamladı. SOAS, Londra Üniversitesi İktisat Bölümünden yüksek lisans ve doktora derecesi aldı. Akademik hayatına Recep Tayyip Erdogan Üniversitesi'nde devam etmektedir. Finansallaşma, borçlanma, kalkınma iktisadı, ekonomi politik, kadın emeği ve tarım akademik ilgi alanları içerisindedir. Bu alanlarda pek çok ulusal ve uluslararası akademik yayın yapmıştır. Türkiye’de Finansallaşma: Borç Kıskacında Emek kitabının yazarıdır.



