Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Barış Akademisyenlerinin barış ve adalet mücadelesinde on yılı (*)

Bu içeriği paylaş:

Bundan tam 10 yıl önce, 11 Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı ve Barış İçin Akademisyenler imzalı bir metin basın toplantısı ile kamuoyuna duyuruldu. Bu metin neden yayınlanmıştı, nasıl ortaya çıkmıştı?

2015 yazında AKP iktidarının Kürt Siyasi Hareketiyle iki yıldır yürüttüğü barış görüşmeleri, yaygın kullanımla “çözüm süreci” sonlandırılmış, 20 Temmuz’daki Suruç katliamı ve 22 Temmuz’daki Ceylanpınar suikastları güvenlikçi/askeri politikalara geri dönüşün başlangıcını temsil etmişti. Kısa süre içinde güvenlik güçlerinin sivil halkı da etkileyen askeri operasyonları başladı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin raporlarına göre(1), bu askeri operasyonlar Ağustos 2015’ten Ocak 2016’ya kadar yedi ili (Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkari, Muş, Elazığ ve Batman) ve yaklaşık 1,5 milyon sivili etkiledi. Ve kayıtlara geçtiği kadarıyla, en az 200’e yakın sivil yurttaş – 39’u çocuk ve 27’si 60 yaş üstü olmak üzere – hayatını kaybetti. Bu sürecin bir parçası sayabileceğimiz 5 Haziran Diyarbakır, 20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara katliamları; barış ve demokrasi talebi ile harekete geçen Halkların Demokrasi Partisine (HDP), emek ve meslek örgütlerine, sosyalist parti ve gruplara, esasında aktif bir biçimde barış politikasını savunan bütün kesimlere karşı katliamlara varan zor politikaları uygulanacağının acı göstergeleriydi.

Barış Bildirisi olarak anılacak “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı bildiri, işte bütün bu zor politikalarına karşı yayınlanmıştı, devam eden savaşa, güvenlikçi politikalara, sivil ölümlerine ve ağır insan hakları ihlallerine dikkat çekerek barış ve ateşkes çağrısında bulunuyordu. Bildiri ilk başta, Türkiye’den ve dünyadan 1128 akademisyen tarafından imzalanmıştı. Hemen sonrasında devletin en üst organlarından başlayarak her düzeyden siyasi ve idari yetkililerin, akademisyenlerin, medyanın, milliyetçi ve muhafazakar grupların bildiriye ve imzacılarına yönelttiği baskı ve tehditlere rağmen, metne imza atan akademisyenlerin sayısı hızla yükseldi ve kısa sürede 2212 kişiye ulaştı. Bildiri, 21 Ocak 2016’da TBMM’ye de sunuldu.

Pekiyi kimdi bu Barış İçin Akademisyenler?
Bu adla anılan akademisyen grubu ilk olarak, 2012 yılının Kasım ayında Kürt siyasi tutsakların başlattığı açlık grevleri sırasında, bu eylemin barış talebini desteklemek amacıyla kaleme alınan ve 264 akademisyen tarafından imzalanan bir bildiriyle bir araya gelmişti. Hemen Aralık ayındaki ilk toplantısında da, bu akademisyenler “Türkiye’de bir barış sürecinin ortaya çıkması ve bu sürecin sağlıklı yürütülmesi için çaba gösterme, çatışmalar ve müzakere süreçleri, barış ve barışma pratikleri, barışın toplumsallaşmasında kadınların rolü, eğitim sürecinde anadillerin entegrasyonu, savaşın ekoloji üzerindeki tahribatı gibi konularda bilgi üretilmesini destekleme” kararında birleşmişti. 2013-2016 yılları arasında bu kapsamda, çözüm sürecine katkıda bulunmak için çeşitli imza metinleri yayınladılar, toplantılar yaptılar. Hükümetin çözüm süreci kapsamında oluşturduğu Akil İnsanlar Heyetinden çeşitli kişilerle bir araya geldiler, raporlar hazırladılar, gazetelerde yazılar yazdılar.(2)

2016 yılında Barış Bildirisinden kamuoyuna mal olmasından sonra ise, bu gruba dahil olanların sayısı hızla artmış oldu ve genel olarak metnin bütün imzacıları önce bu adla, sonra Barış Akademisyenleri/İmzacıları (kısaca BAK’çılar) olarak anılmaya başlandı.

Barış İçin Akademisyenlerin bir araya geliş nedenleri ve imza sürecine gelene kadar olan çalışmaları, Türkiye’de akademideki eleştirel damarın, ülkenin en önemli sorunlarından biri olan barış meselesinde bir özne ya da aktif bir müdahil olma isteğini göstermektedir. Barış Bildirisi ise bu barış talebinin, bir kısmı belki de bu gruptan ve hatta birbirinden haberi bile olmayan daha geniş ve çeşitli bir akademisyen topluluğunun derdi ve meselesi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sonrasında karşılaştıkları çeşitli baskılara, hak ve özgürlük gasplarına rağmen sözlerinden vazgeçmemeleri, Barış Akademisyenlerinin barış talebinde halen ısrarcı olduklarını ve bu mücadelenin bir parçası olduklarını ortaya koyuyor.

Barış talebinin karşılığı: Suçlulaştırma, cezalandırma, “sivil ölüm” ve “sürgün”
Barış Bildirisinin imzacısı olan 2000’i aşkın akademisyenin yüzlercesi KHK’lara isimlerinin eklenmesi, iş sözleşmelerine son verilmesi/yenilenmemesi ve istifaya ya da emekliliğe zorlama yoluyla, birkaç yıl içinde işinden edildi. Çeşitli yasal ya da fiili kısıtlamalar ve damgalanma nedeniyle başka alanlarda iş bulmaları engellendi. 2016-2018 arasındaki OHAL sürecinde KHK ile işine son verilenler, aynı zamanda bir daha giremeyecek şekilde kamu hizmetinden men edildi. Kendilerinin ve ailelerinin pasaportlarına tahdit konuldu ve yıllarca yurt dışına çıkamadılar. KHK öncesinde olağan yollarla ya da sonrasında riskli yollarla yurt dışına çıkanlar da dönemedi. Barış İmzacıları başından itibaren hem ulusal medyada hem de bulundukları yerellerdeki medya organlarında fotoğraflarıyla teşhir edildi, çalıştıkları üniversitelerde kapılarına çarpı konuldu, haklarında bildiriler dağıtıldı, tehdit ve saldırılara uğradılar. Daha bildirinin açıklanmasından birkaç gün sonra, 15 Ocak’ta birkaç ilde aynı anda evleri basıldı, gözaltına alındılar, karakola çağrıldılar, haklarında terör soruşturmaları açıldı. 10 Mart 2016’da hızla hayata geçirilen hak ihlallerine dikkat çekmek için hazırlanan basın açıklamasını okuyan dört barış imzacısı Esra Mungan, Kıvanç Ersoy, Meral Camcı ve Muzaffer Kaya 2016’da 2 ay kadar tutuklu kaldı.

Öte yandan, henüz OHAL ilan edilmeden bile Barış İmzacılarının bir kısmına ağır ceza mahkemelerinde, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) “örgüt propagandası” fiilini düzenleyen 7/2 maddesinden dava açılmıştı, OHAL dönemiyle birlikte bu sayı 822’ye ulaştı. Bu davalar kapsamında hakkında verilen hapis cezası istinaf tarafından onanan Füsun Üstel, 2019 yılında yaklaşık 3 ay cezaevinde kaldı. İmzacıların seçimlere katılma hakları dahi sınırlandı, tartışma konusu oldu. Özetle imzacılar siyasi iktidar, YÖK ve üniversite rektörlükleri, yargı organları ve ana akım medyanın iş birliğiyle, aileleri ve yakınlarını da doğrudan etkileyecek biçimde “sivil ölüme” mahkum edildiler. Bütün bunlar elbette akademik ortamdan da dışlanmaları anlamına geliyordu; yüksek lisans ve doktora öğrencilikleri sonlandırıldı, akademik yükselmeleri durduruldu, TÜBİTAK tarafından finanse edilen araştırma projeleri ve bursları iptal edildi ya da bunlara hak kazanmış oldukları halde kullandırılmadı. Bu dışlanmada eski “meslektaşlarının” bir kısmın payı da az değildi. Barış Akademisyenlerinin akademik konferanslara daha önce kabul edilen bildirilerini sunmaları engellendi, katkı verdikleri akademik faaliyetlerden adları silindi, kitaplara yazdıkları kısımlar çıkarıldı.(3)

Velhasıl, Türkiye’de olanlar “açık hapishane” şartlarına, dışardakiler “sürgün”e mecbur edildi. Ayrıca hasbelkader görevde kalan bildiri imzacısı akademisyenlerin veya atılan akademisyenlere açık destek veren görevdeki akademisyenlerin bir kısmı da bu süreçten nasiplerini aldı. Çeşitli gerekçelerle sürekli biçimde idari soruşturma ve baskılara maruz kaldılar, bazılarının ise güya akademik gerekçelerle işlerine son verildi veya emekliliğe zorlandılar. Bu süreçte, bazı üniversitelerde imzacı akademisyenlerin isimlerinin yanına başka muhalif akademisyenlerin isimleri de atılmaları için, “krizi fırsata çeviren” rektörlükler tarafından eklenerek, akademiden eleştirel damarın tasfiyesinin sınırları genişletildi.

Barış Akademisyenlerinin karşılaştığı hak ihlallerinden bahsederken, son olarak toplumsal mücadeleler içinde daha aktif olarak yer alan akademisyenlerden bir kısmının yasal siyasi faaliyetleri nedeniyle; bazen kamuoyuna görüşlerini açıkladıkları için, bazen bir eyleme katıldıkları için ve hatta bir dergiye yapılan saldırıya tepki gösterdikleri için çeşitli davalarda yargılandıklarının, tutuklandıklarının ve ikisinin –Aslı Aydemir ve Tayfun Kahraman- halen cezaevinde olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Barış Akademisyenlerinin barış ve akademik özgürlük taleplerinde bitmeyen ısrarı
Barış Akademisyenlerinin daha OHAL ilan edilmeden başlayan ve 10 yıldır süren baskılara, tehditlere ve sonu gelmeyen cezalandırma süreçlerine rağmen imzaladıkları metnin arkasında durarak direnmeye, dayanışmaya ve barış talebini dillendirmeye devam ettiğine tanık olduk, yaşadık. Barış Akademisyenleri oluşturdukları genel olarak Dayanışma Akademileri olarak anılan inisiyatiflerin/kolektiflerin faaliyetleriyle ve bazen grup bazen kişi olarak sözleri, eylemleri, ürettikleri ve yaptıklarıyla barış talebinin ve akademik özgürlükler mücadelesinin bir parçası olmayı sürdürdü.

İlk olarak, Barış Akademisyenleri savaş politikalarına karşı çıkan açıklamalar yapmaya, bildiriler yayınlamaya veya başka kurumların öncülüğünü yaptığı bildirilere imza vermeye ve bu konularda çeşitli mecralarda yazılar yazmaya devam etti. Bunlardan bazılarını şöyle örnek verebiliriz: 2019’da Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye’ye yönelik harekâtına karşı çıktılar.(4) 2023 sonbaharından beri İsrail’in Filistin’de yürüttüğü işgal ve soykırıma karşı açıklamalar yayınladılar. Bu süreçte 7 Kasım 2023’te İsrail’in Filistin işgalinin genişlemesi ve saldırısı karşısında önce “İsrail’e Dur De!”(5), ardından 12 Ocak 2024’ta “Soykırıma Dur De!” diyerek birer açıklama yaptılar.(6) Bu minvalde Güney Afrika’daki apartheid rejimine yapıldığı gibi, İsrail’e yönelik benzer bir uluslararası baskı mekanizmasının işletilmesi gerektiği vurgulandı. Aynı açıklamalarda, Gazze’de pek çok kurumun yanında üniversitelerin de bombalandığı ve bunun dünya akademisi için kabul edilemez olduğu ifade edildi. Dünya akademisine İsrail, Gazze ve Batı Şeria’dan tamamen çekilene, Filistin Devleti’nin tesisi önündeki engeller tamamen kalkana kadar bu sürecin aktif bir parçası olması yönünde çağrı yapıldı. Aynı zamanda Türkiye hükümetinin de bu meselede uluslararası alanda açık bir taraf olması ve İsrail devleti ile askeri, ticari ve diplomatik ilişkileri kesmesi talep ediliyordu. Son olarak ise 1 Eylül 2025’te Suriye’de Alevilere yönelik katliam ve sistematik kırıma dair uluslararası topluma çağrı yapan bildiriyi yayınladılar.(7)

İkinci olarak, 2016’da başlayan tasfiye sürecinden itibaren üniversiteden ihraç edilen akademisyenler ve onlarla birlikte hareket eden üniversitede görevli akademisyenler, aynı isimlerle olmasa da benzer amaçlarla on dört dayanışma inisiyatifi kurdu. Yurt dışında olan Barış Akademisyenleri de, gittikleri yerlerde bir araya gelmeye devam etti, bazı kolektifler oluşturdu. Öncelikle yurt içinde kurulanları şu şekilde sıralayabiliriz: Ankara Dayanışma Akademisi (ADA), Antalya Dayanışma Akademisi (ANDA), Aramızda Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Derneği, Birarada Derneği (Bilim, Sanat, Eğitim Araştırma ve Dayanışma Derneği), Dersim Dayanışma Akademisi, Eskişehir Okulu, İnsan Hakları Okulu, İstanbul Dayanışma Akademisi, İzmir Dayanışma Akademisi (İDA), Kampüssüzler, Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA), Mardin Dayanışma Akademisi, Mersin Kültürhane ve Sokak Akademisi.

Bunlardan bazıları kısa ömürlü oldu, bazıları ancak uzun aralıklarla faaliyet gösterebildi. Öte yandan beşi dernek, biri de kooperatif olarak tüzel kişilik kazanmayı başardı. Bu durum başarı olarak ifade edilmeli, çünkü bu süreçlerde de siyasi ve idari yetkililerinin en hafif tabirle ayak sürüme diyeceğimiz muameleleri ile karşılaştılar. Bu noktada, Dayanışma Akademilerine her aşamada destek veren, aktif bir biçimde çalışmalarında yer alan öğrencilerin ve özellikle Ankara ve İstanbul dışındaki yerellerde bu omuz vermeleri çok büyük anlam ve önem taşıyan, kısaca “Emek ve Demokrasi Güçleri” dediğimiz kesimlerin katılımının ve dayanışmasının altını kalın bir biçimde çizmek gerekir. Ben de, Kocaeli Dayanışma Akademisinin kurucularından biriyim. Hem kuruluş aşamasında hem sonraki faaliyetlerimizde kentin muhalif işçileri ve kamu emekçileri, sendikacıları, sosyalistleri, feministleri, demokratları ile bu bir araya gelişler ve karşılaşmalar, aslında üniversitede görevli iken bile yaratamayacağımız bir tartışma ortamını da sağlıyordu bizlere.

Dayanışma Akademileri Türkiye’de barış, demokrasi ve adalet mücadelesinin bir parçası olarak, sadece kendi hak arama mücadelelerinin sınırları içinde kalmadan, üniversitelerdeki piyasacı ve muhafazakar dönüşümden kadın ve LGBTİ+ haklarına, kent ve ekoloji mücadelesinden medya ve sanattaki metalaştırıcı-piyasacı dönüşüme ve tabii ki insan haklarından barış talebi ve mücadelesine pek çok alanda yüz yüze ve online dersler açtılar, bilimsel toplantılar düzenlediler. Siyasi iktidarın, sözü geçen alanlardaki baskıları ve hak ihlalleri karşısında seslerini çıkardılar, bildiriler yayınladılar, eylemlere katıldılar.

Her türlü ifade özgürlüğünü bastıran siyasi iktidar, krize dönüşen ekonomik durum ve bir de Covid 19 pandemisi gibi işleri daha da zorlaştıran koşullar karşısında, artık zayıflamış olsalar da, Dayanışma Akademilerini yaklaşık on yıldır hem hukuki, hem siyasi, hem de akademik alanda mücadele verdikleri, sadece bu çabayı gösterdikleri için bile başarısız deneyimler olarak görmemek gerekir. Aksine kendi adıma bu deneyimden çok şey öğrendiğimi ve hem içinde yer almaktan gurur duyduğum hem de halen üzerine eleştirel bir biçimde düşünmemiz gereken yönleri olan önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum.

Barış Bildirisine imza attıkları gerekçesiyle KHK ve diğer yollarla atılan akademisyenlerden bir kısmının ülkeyi terk etmek durumunda kaldığına ya da imza attıkları sırada yurt dışında olduğuna değinmiştim. Bu süreçte risk altında akademisyenlere sağladıkları bursların fazlalığı nedeniyle öncelikle Almanya ve Fransa en çok göç edilen ülkeler oldu. Ancak, akademik sistemde piyasalaşmanın ve güvencesizleştirmenin çoktan kurumsallaştığı Batı üniversitelerinde, bir de göçmen kimliğiyle, akademik yaşamı sürdürmek pek de kolay olmadı. Çoğunlukla süreleri çok sınırlı olan burslarla misafir araştırmacı olarak geçici pozisyonlarda hayatı devam ettirmeye çalışmanın zorluğunun yanı sıra, uzun bir süre pasaport yasağı nedeniyle Türkiye’ye – yakınlarını kaybettikleri zaman bile – gelememek, o dönemde dönme kararı alsalar dahi gözaltı ve tutuklama dahil çeşitli baskılarla karşılaşacaklarını, hiçbir şey olmazsa işsiz kalacaklarını bilmek, sözü geçen akademisyenler için esasında sürgün koşulları yarattı. Ayrıca yurt dışındaki akademisyenler konsolosluklarda işlemlerini yapamadığında, gerekli belgeleri alamadığında, bulundukları ülkenin yasalarında tanınan veya uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını kullanmak bakımından da sıkıntılar yaşadı. TİHV’in bu yaşananları ele alan 27 Kasım 2020 tarihli raporu, yurt dışında yaşayan ve KHK ile ihraç edilmiş akademisyenlerin yanında yakınlarının da uğradığı hak ihlallerini gözler önüne seriyor.(8)

Öte yandan, yurt dışındaki Barış Akademisyenlerinin bulundukları yerlerde çeşitli dayanışma inisiyatifleri oluşturduğunu söylemiştim. Bunlardan özellikle daha çok sayıda akademisyenin bulunduğu Almanya ve Fransa’daki örgütlenmeler daha uzun süreli oldu. Almanya’daki yasal bir derneğe de dönüştü ve halen 100 civarında üyesi ile faaliyetlerini sürdürüyor.(9) Bu dernek gerek çeşitli toplantılar, etkinlikler düzenleyerek gerekse Almanya’daki başka demokratik kurumların faaliyetlerine katılarak, destek vererek orada da barış ve demokrasi talebini dillendirdi; Almanya’daki demokrat kesimlerle bağ kurmaya çalıştı. Fransa’daki akademisyenler de aynı şekilde, özellikle Türkiye’de barış, demokrasi ve akademik özgürlük mücadelesinin bir parçası olmaya, bu konuda söz söylemeye devam ettiler.(10)

Özetle yurt dışındaki Barış Akademisyenleri kolektif faaliyetler yürütmeye çalıştı; gerek ev sahibi ülkenin akademisyenlerinin gerek diğer göçmen akademisyenlerin oluşturduğu eleştirel örgütlenmeler ve topluluklarla çeşitli bağlar kurabildi. (11) Off University deneyimi bu çabaların bir örneği olarak ele alınabilir. (12) Bu küçücük adımların, karşılaşmaların akademinin geleceği için, küçücük de olsa bir umut uyandırdığını söyleyerek iyimser bir şekilde bitirmeye çalışalım bu kısmı.

Barış Akademisyenlerinin adalet arayışı
Hem bir hak arayışı ve adalet talebi hem de akademik özgürlük tartışması olarak Barış Akademisyenlerinin göreve dönme ve haklarının iadesi amacıyla 10 yıldır hukuk yoluyla sürdürdükleri çabalarının, Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesinin güncel hatlarından biri olduğunu görmek gerekiyor.

Toplam 822 Barış Akademisyenine terör propagandası yaptıkları iddiasıyla ağır ceza mahkemelerinde açılan davaların duruşmaları, 5 Aralık 2017’de başlamıştı. Davalar sürerken ve bu davalar kapsamında Füsun Üstel tutuklanmışken, 26 Temmuz 2019’da Anayasa Mahkemesi (AYM) nihayet bireysel başvurulara ilişkin kararını açıkladı. Akademisyenlerin yıllardır adliyede söylediklerini AYM de tekrar etti: “Terör örgütü propagandası yapmak suçundan cezalandırılan akademisyenlerin ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir”. Mahkemelerden bu karar doğrultusunda peş peşe beraat kararları geldi.

Yukarıda sözü geçen AYM kararının özellikle KHK ile görevden atılan akademisyenlerin göreve dönme sürecini etkileyeceği düşünülüyordu ya da öyle olması beklenirdi. O dönemde KHK’larla ihraç edilen 130 bini aşkın kişi gibi, KHK’lı Barış Akademisyenleri de göreve dönüş için OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na başvurmuştu. Ancak söz konusu AYM kararının da üzerinden iki yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Ekim 2021’den itibaren Barış Akademisyenlerine OHAL Komisyonundan ret kararları yağmaya başladı. Komisyon verdiği retlerle, AYM kararını görmezden geldiğini ve esasında Anayasa’yı tanımadığını ilan etmiş oluyordu. Bilindiği üzere akademisyenlerin OHAL Komisyonu kararlarına karşı idare mahkemelerinde açtıkları davalar devam ediyor. Bu süreç KHK’lı Barış Akademisyenlerini akla hayale gelmeyecek gerekçelerle ve yollarla süründürmenin son adımı haline geldi. Kendi başına bile 5 yıla yaklaşan bu sürecin sonunda Danıştay kararıyla kesin bir biçimde göreve dönebilen akademisyen sayısı sadece 5. Barış Akademisyenleri, her şeyin başlangıcı olan Barış Bildirisinin 10. Yıldönümünün yaklaştığı son haftalarda, bu konuda seslerini daha da yükselttiler, yazılar yazdılar, sosyal medya kampanyaları yürütüyorlar.(13) Hukuk mücadelesinde yaşadıklarımızı, diğer akademisyen arkadaşlarım ve bu süreçte bazıları yol arkadaşımız haline gelen gazeteciler berrak bir şekilde anlattığı için, burada onların sadece bir kısmına referans vermenin fazlasıyla yeteceğini düşünüyorum.(14)

Bu süreçteki en ağır ve telafisi olmayan kaybımız ise barışı ve adaleti görmeden kaybettiklerimiz… Barış Bildirisindeki imzası nedeniyle çalıştığı Çukurova Üniversitesinde ağır baskılarla karşılaşan ve işten çıkarılan Mehmet Fatih Traş, 25 Şubat 2017’de hayatına son verdi. Barış İmzacılarından Eren Deniz Tol’u 2017’de, Nuray Ergüneş’i 2018’de, Ali Özyurt’u 2020’de, Zeynep Ergun ve Gülden Özcan’ı 2022’de, Semra Somersan’ı 2023’te, Zeynep Erk Emeksiz ve Tülay Erkan’ı 2024’te ve son olarak Fulya Atacan’ı Temmuz 2025’te kaybettik. Anıları mücadelemizi “bir yıldız gibi (15), deniz feneri gibi” aydınlatıyor…

Başvurular

[1] https://tihv.org.tr/sokaga-cikma-yasaklari/https://www.ohchr.org/en/statements-and-speeches/2017/03/un-report-details-massive-destruction-and-serious-rights-violations?LangID=E&NewsID=21342

[2] https://barisicinakademisyenler.net/node/1

[3] https://tihv.org.tr/wp-content/uploads/2020/04/akademisyen-ihraclari.pdf

[4] https://barisicinakademisyenler.net/node/1651

[5] https://bianet.org/haber/baris-akademisyenleri-israil-e-dur-de-287511

[6] https://barisicinakademisyenler.net/node/2284

[7] https://barisicinakademisyenler.net/node/2293

[8] https://tihvakademi.org/wp-content/uploads/2020/11/BAK_Guncel_Durum_Raporu_Kasim_2020.pdf

[9] https://www.academicsforpeace-germany.org/solifund_tr/

[10] https://x.com/unipourlapaix?s=11&t=KaAZZfpU7uHr0aLjAXOENA

[11] https://open.spotify.com/episode/2mFU8rOU7iHIM5qJWxRPH3

[12]  https://offuniversity.org/tr/

[13] https://x.com/barisakademik

[14] https://birikimdergisi.com/guncel/12341/10-yilinda-baris-icin-akademisyenler-davasihttps://x.com/evrenselgzt/status/2010279031170535467?s=48&t=vn5KzvY6Q7gkRXiophzzYAhttps://birikimdergisi.com/guncel/12340/suca-konu-bildirinin-10-yilihttps://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-tahincioglu-yuzlesme/devlete-sadakatin-olcusu-dusunmemesi-istenen-baris-akademisyenleri-ve-khklilar,53243

[15] Bu sözler Yannis Ritsos’un Yaşlı Kadınlar ve Deniz kitabından. Kitaptaki şu dizelerin Barış Bildirisini imzalayan bizleri yansıttığını çok düşünmüşümdür:

“yüreğimizi bir an dört duvarın üzerine çıkardık yalnızca,

aile kaygılarından, tevekkülün kollarından kurtardık,

burnumuzdan biraz daha yukarı kaldırdık,

alnımızdan biraz daha yukarıya, aydınlatsın diye bizi bir yıldız gibi,

deniz feneri gibi, dalgakırandaki iki fener gibi, yanıp sönen…

(*) Bu yazı daha önce, Demokrasi İçin Birlik sitesinde yayınlanmıştır.

Hülya Kendir

Dr. Hülya Kendir Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında lisans eğitimini ODTÜ’de, yüksek lisansını Ankara Üniversitesi’nde tamamladı. 2007’de aynı alanda doktora derecesini Ankara Üniversitesi’nden aldı. Akdeniz, Ankara ve Kocaeli üniversitelerinde çalıştı. 2010 ‘da Kanada’da York Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. Barış Bildirisindeki imzası nedeniyle 1 Eylül 2016’da KHK ile Kocaeli Üniversitesinden ihraç edildi. 2021’den beri akademik çalışmalarını Almanya’da, Kassel Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde sürdürmektedir. Küreselleşme ve devletin dönüşümü, sivil toplum kuruluşları ve toplumsal hareketler ve son dönemde vatandaşlığın dönüşümü üzerine çalışmaktadır. Kocaeli Dayanışma Akademisi üyesidir, Praksis dergisinin ve Feminist Bellek sitesinin editörlerindendir.

Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.