Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Burası bizim yarımküremiz*: Ekstraktif emperyalizm, ilkel birikim ve Venezuela

Bu içeriği paylaş:

Giriş

“Venezuela’da ve Batı Yarımküre’de sosyalizm can çekişiyor, özgürlük, refah ve demokrasi yeniden doğuyor. (…) Zorba sosyalist hükümet, özel sektördeki endüstrileri kamulaştırdı ve özel girişimlere el koydu. Büyük çaplı servet müsaderesi yaptılar, serbest piyasaları kapattılar, ifade özgürlüğünü bastırdılar, acımasız bir propaganda makinesi kurdular, seçimleri hileli hale getirdiler, hükümeti siyasi rakiplerini zulmetmek için kullandılar ve tarafsız hukukun üstünlüğünü yok ettiler. (…) Sosyalizm ve komünizmin günleri sadece Venezuela’da değil, Nikaragua’da ve Küba’da da sayılıdır. Ve yakında, Tanrı’nın yardımıyla, Caracas, Managua ve Havana’da halkın ne yapacağını göreceğiz. Venezuela özgür olduğunda, Küba özgür olduğunda ve Nikaragua özgür olduğunda, burası insanlık tarihindeki ilk özgür yarımküre olacak.”

Bunlar, henüz 2019 yılının başlarında – Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki ilk döneminde – sarf ettiği sözlerdi. Trump burada Venezuela’nın neden hedef alındığını açıkça itiraf etmese de hükümetinin bu eğilimini hangi temelde meşrulaştırdığını çok berrak biçimde gösteriyordu. Bu mesaj, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve Latin Amerika’daki diğer “demokrasi ve özgürlük düşmanı komünistleri” hedef almakla kalmıyor; aynı zamanda ABD içindeki Demokrat Parti içindeki sol kanada, sosyalist aydınlara, sendikal harekete ve sosyalizme giderek daha fazla sempati duyan genç kuşaklara yöneltilmiş açık bir gözdağı içeriyordu. Nitekim Trump, bu konuşmada geçen “ABD asla sosyalist bir ülke olmayacak” ve benzeri ifadeleri ısrarla dile getirmeyi sürdürüyor. Söylemin bu denli vurgulu biçimde iç siyasete yönelmesi, Venezuela meselesinin, dış politika bağlamında olduğu kadar ABD içindeki politik ve ideolojik mücadeleler açısından da işlevsel olduğunun bir göstergesi.

Trump yönetimi, bu söylemi bir dizi somut politik adımla da destekledi. Son yıllarda Maduro’yu iktidardan çekilmediği takdirde darbe veya doğrudan askeri müdahaleyle karşılaşacağı yönünde defalarca tehdit etti. Bu tehditlerin kurumsal düzlemdeki karşılıklarından biri Trump’ın Beyaz Saray’daki ikinci döneminin ilk icraatları arasında yer buldu. Geçen yılın Ocak ayında Trump tarafından imzalanan bir yürütme emriyle, Latin Amerika kökenli bazı uyuşturucu kartelleri resmen “Yabancı Terör Örgütü” olarak tanımlandı. Bu gruplar arasında Meksika ve El Salvador merkezli örgütlerin yanı sıra Venezuela bağlantılı Cartel de los Soles (Güneşler Karteli) adlı bir yapılanma da bulunmaktaydı. Bu çerçevede ABD yönetimi, Venezuela Devlet Başkanı’nı terörist” olarak tanımladığı bir örgütün “bir numarası” olmakla suçlayarak başına elli milyon dolarlık bir ödül koydu.

Ergenekon-Balyoz gibi büyük kumpas davalarının sınır-ötesi bir versiyonu izlenimi veren hikâye bu nedenle sizlere de tanıdık gelebilir. Mesela 2020’de Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan büyük jüri iddianamesine göre Cartel de los Soles de tıpkı Ergenekon gibi “gevşek bir yapı” arz ediyor. Örgütün diğer üyeleri ise – iddiaya göre – hükümetin, sivil ve askeri bürokrasinin en yüksek kademelerinde görev alan – ABD’nin hoşlanmadığı – isimlerden oluşuyor. Hâlbuki “Güneşler Karteli” ifadesi, 1990’larda Venezuela medyası tarafından kullanılan ve uyuşturucu ticaretine bulaşmış rütbeli askerleri ifade eden argo bir terim. Burada Venezuelalı komutanlarının üniformalarında yer alan güneş amblemlerine bir gönderme var. Dolayısıyla, iddianamenin ve dava dosyasının Beyaz Saray tarafından Maduro’yu ve etrafındakileri iktidardan uzaklaştırmak ve Venezuela devlet aygıtının tepe noktalarını kriminalize ederek rejim değişikliğine zemin hazırlamak için uydurulduğu çok açıktı.[1] Kaldı ki Adalet Bakanlığı – tam da bu yazıyı hazırladığımız sırada – gerçekte böyle bir örgütün var olmadığını resmen kabul etti.

3 Ocak günü Trump, X hesabından ABD güçlerinin Venezuela’ya ve liderine karşı başarılı bir geniş kapsamlı harekât düzenlediğini ve Başkan Maduro ve eşi Cilia Flores’in “yakalanarak” (!) ülkeden çıkarıldığını duyurdu. Gösterdikleri cesaretten ötürü Amerikan askerleri ve Başkan Trump’a teşekkür eden ABD Adalet Bakanı Pamela Bondi, aynı gün, bu iki “uluslararası uyuşturucu kaçakçısının” yakında “Amerikan adaletinin tüm gazabıyla yüzleşecekleri” müjdesini veriyordu. Trump, aynı gün Venezuela’nın petrol varlıklarını bundan böyle ABD’nin kontrol edeceğini ve Amerikan şirketlerinin buralara yatırım yapmasına izin verileceğini duyurdu. Maduro’nun kaçırılmasının üzerinden henüz bir hafta bile geçmemişti ki, ABD Enerji Bakanlığı, Venezüella petrolünün küresel pazarlarda “pazarlamasına başlandığını” ve satışlardan elde edilen tüm gelirlerin “öncelikle küresel çapta tanınan bankalarda ABD kontrolündeki hesaplara yatırılacağını” açıkladı. Böylelikle egemen bir ulus-devlet olarak Venezuela’ya ve onun anayasal bir meşruiyete sahip liderine yönelik müdahaleleri, uzun süredir izlediği rejim değişikliği çağrılarının ötesine geçmiş oldu. Bu eylemiyle ABD, bütün dünyaya istemediği herhangi bir hükümeti alenen alaşağı edebileceğini, o ülkenin doğal kaynaklarını gasp edebileceği ve – 2025 Nobel Barış (!) Ödülü sahibi ancak aynı zamanda bir İsrail yanlısı ve soykırım destekçisi olan Maria Corina Machado örneğindeki gibi – kendi kontrollerindeki bir takım zavallıları başa geçirebileceğine inandığını, kendisinde bu hakkı bulduğunu söylemiş oluyordu.

Daha da dikkat çekici olan, ABD’nin 1823 tarihli Monroe Doktrini doğrultusunda fiilen “arka bahçesi” olarak tanımladığı Latin Amerika ülkelerine yönelik müdahalelerinde, tarihsel olarak farklı dönemlerde kullandığı meşrulaştırma söylemlerini bugün eşzamanlı olarak devreye sokmasıdır. ABD adeta bütün tuşlara aynı anda basmaktadır. Soğuk Savaş boyunca “komünizmle mücadele”, 2000’ler sonrasında “terörizmle savaş” ve “uyuşturucuyla mücadele” başlıkları altında üretilen bu gerekçeler, Venezuela örneğinde, tek bir bütünsel güvenlik söylemi içinde birleştirilmektedir. Bu durum, bize ABD’nin dış politikada meşruiyet üretme kapasitesinin bir hayli zayıfladığını ve bu nedenle birden fazla söylemsel aracın aynı anda seferber edildiğini düşündürüyor. Venezuela bağlamında dolaşıma sokulan “narko-terör” suçlamasının, Irak işgali öncesinde sistematik biçimde üretilen “kitle imha silahları” anlatısı ya da Filistin’deki soykırımın hemen arifesinde yaygınlaştırılan “kafası kesilen bebekler” yalanlarıyla benzer bir siyasal işlev görmüştür.[2]  Esra Akgemci’nin 5 Ocak’ta T24’te yayımlanan yazısı, kendi çıkarlarına uygun hareket ettikleri müddetçe genel olarak ABD’nin ve özelde Trump’ın bir ülke yönetiminin terörizme bulaşıp bulaşmadığıyla, diktatörlük tesis edip etmediğiyle veya uyuşturucu kaçakçılığından para kazanıp kazanmadığıyla ilgilenmediğini – eski Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernandez örneği üzerinden – çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.[3]

Elbette böyle bir çözümleme Maduro yönetiminin Bolivarcı devrimlerin eşitlikçi ve halkçı kazanımlarını taşıyamayan, giderek yozlaşmış, otoriter ve dar bir iktidar bloğuna sıkışmış bir rejim olduğu gerçeğini göz ardı etmemizi gerektirmiyor. Aksine, tam da bu siyasal ve toplumsal tıkanma, Venezuela’yı dış müdahaleye daha açık ve kırılgan hâle getiren koşullardan biridir. Olay tam da bu yönüyle bizleri yakından ilgilendiriyor ve Maduro’nun Venezuelası ile Erdoğan’ın Türkiyesi arasında tonlarca kokain yüklü gemilerinden başka çok önemli bir bağlantı daha olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla meselemiz, Trump ile Maduro arasında ahlaki ya da siyasal bir tercih yapmak değil; Venezuela’ya yönelen bu saldırganlığın arkasındaki sınıfsal çıkarları ve güç ilişkilerini anlamak olmalıdır. Emperyalist müdahaleyi lanetlemek, yerel iktidarların başarısızlıklarını ve halklarına karşı işlediği suçları aklamak anlamına da gelmemeli. Tersine, bu müdahalenin, derinleşen toplumsal eşitsizlikler ve otoriterleşme ya da kitlesel yoksullaşma ve siyasal meşruiyet krizleri üzerinden nasıl mümkün kılındığını kavramalıyız.

ABD siyasetinde ekonomik çıkarlar, siyasal yönelimler ve askerî kapasite, Latin Amerika’ya yönelik stratejilerde giderek daha sıkı bir bütünlük içinde hareket etmektedir. Ulusötesi finans kapitalin ve büyük teknoloji şirketlerinin yapısal gücü, bölgeye dönük askerî müdahale ve tehdit mekanizmalarıyla tamamlanmakta; böylece iktisadi tahakküm, zor aygıtlarıyla güvence altına alınmaktadır. Venezuela’ya yönelen saldırgan politika, yalnızca bu ülkeye özgü bir müdahale olarak değil, Karayipler’i aşan daha geniş bir güç gösterisi ve Latin Amerika’nın ulusötesi sermaye, onun yerel müttefikleri ve siyasal aracılarının denetimine daha kapsamlı biçimde açılmasının yeni bir adımı olarak görüyoruz. Uyuşturucuyla savaş, hiçbir zaman uyuşturucu ekonomisini tasfiye etmeye yönelik bir proje olmamış; aksine, doğal kaynaklara, stratejik alanlara ve emek süreçlerine erişimi kolaylaştırmak ve yağmaya karşı gelişen toplumsal direnişleri bastırmak için devlet ve paramiliter şiddetin meşrulaştırıcı bir aracı işlevi görmüştür.

***

“Drill Baby Drill”den Venezuela’ya Ekstraktif Emperyalizm ve İlkel Birikim

İşte bu nedenle, ABD’nin Venezuela’ya yönelik “narko-terör” suçlamaları ve rejim değişikliği çağrıları, öteden beri var olan bir eğilimin güncel bir tezahürüdür: Emperyalist genişlemenin, doğal kaynaklara el koymak ve sermaye birikimini yeniden hızlandırmak için sürekli olarak ‘ilkel birikim’ mekanizmalarına başvurması. Bu gerçeği anlamak için, sözde uyuşturucu savaşının ötesine bakıp, bu sloganda somutlaşan ekstraktif emperyalizmin tarihsel köklerine ve işleyiş mantığına göz atmak gerekiyor.

“Drill baby, drill!” ifadesi ilk kez 2008’de, ABD’de enerji kapitalizminin çevresel sınırlar ve düzenleyici baskılar karşısında verdiği ideolojik karşı taarruzun sloganı olarak dolaşıma girdi. Artan petrol fiyatları ve iklim politikaları tartışmaları eşliğinde, bu ifade daha fazla fosil yakıt çıkarımını bir tercih değil, bir zorunluluk olarak sunuyor; toprağın daha derinine inmeyi ulusal çıkar, büyüme ve egemenlik söylemleriyle meşrulaştırıyordu. Yıllar boyunca bu slogan, enerji piyasalarının kriz anlarında yeniden hatırlanan bir çağrı olarak varlığını korudu. Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde bu hattı sahiplenmesi, sürekliliği teyit etti; ancak asıl kırılma, Trump’ın başkanlık iddiasını yeniden güçlendirdiği dönemde ve özellikle Mart 2025’te yaptığı konuşmalarda bu söylemi artık bir kampanya sloganı değil, açık bir yönetim ilkesi olarak telaffuz etmesiyle yaşandı.

Bu durum, ekstraktivizmin kapitalizmin tarihsel bir “başlangıç” evresi değil, kriz koşullarında sürekli olarak yeniden devreye sokulan bir ilkel birikim rejimi olduğunu berrak biçimde ortaya koyuyor. Trump’ın “drill baby drill” çağrısına yeniden başvurması, küresel birikimin ve ABD egemenliğinin sürekliliğinin, ekstraktif emperyalizmin kesintisiz yeniden üretimi üzerinden güvence altına alındığını ideolojik düzlemde görünür kılıyordu. Bu tarihsel süreklilik, 3 Ocak’ta yeni bir eşiğe ulaştı. 3 Ocak, bu söylemin yalnızca bir slogan değil, küresel kapitalizmin kriz koşullarında işleyen bir ekstraktif birikim mantığının ifadesi olduğunu bir kez daha görünür kıldı.

Bu tarih, belirli bir cümlenin telaffuz edildiği bir moment olmaktan çok, enerjiye ve doğal varlıklara erişimin yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, zor, yaptırım ve jeopolitik baskı üzerinden güvence altına alındığı bir sürekliliğin düğüm noktasıydı. Burada söz konusu olan, toprağın daha derinine inmeyi, direnci kırmayı ve yaşam alanlarını sermaye için yeniden düzenlemeyi hedefleyen bir birikim mantığıdır. Bu hedef uğruna devlet başkanı kaçırmakta da beis görülmemektedir.

Bu nedenle Trump’ın Venezuela’ya ve Nicolás Maduro yönetimine yönelik hamlelerini, kişisel liderlik tarzına, popülist söylemlere ya da geçici dış politika tercihlerine indirgemek açıklayıcı değildir. Mesele Trump değildir; mesele, küresel kapitalizmin kriz koşulları altında doğal varlıklar üzerinden yürüyen ilkel birikim süreçlerini yoğunlaştırma zorunluluğudur. Enerji üzerinden kurulan bu açık çağrı, tam da bu zorunluluğun itirafıdır.

Kapitalizm hiçbir zaman salt rızaya dayalı, şiddeti dışlayan bir sistem olmadı. Ne neoliberalizm dönemi, ne de ondan önceki aşamalar, şiddetten ve zor ilişkilerinden azadeydi. Bugün yaşananları “neoliberalizm sonrası sertleşme” ya da “istisnai bir sapma”olarak okumak, kapitalizmin tarihsel sürekliliğini perdeleyen bir yanılsamadır. İlkel birikim, kapitalist birikimin kurucu ve süreklileşmiş bir unsurudur; özellikle kriz anlarında, ilkel birikim biçiminde yeniden ve daha yoğun biçimde devreye girer.

Venezuela vakası bu süreklilik açısından merkezi bir örnek sunuyor. Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinden birine sahip olan ülke, küresel enerji kapitalizmi açısından yalnızca tahakküm altına alınması gereken bir ulus-devlet değil emperyalist yeniden düzenleme müdahalelerine açık stratejik bir doğal varlık havzasıdır. Dolayısıyla mesele petrolün varlığı kadar, o petrolün hangi sınıfsal, siyasal ve uluslararası güç ilişkileri içinde kontrol edildiğidir. Trump döneminde yoğunlaşan yaptırımlar, finansal abluka ve açık rejim değişikliği çağrıları, Venezuela emekçilerinin ve doğal kaynaklarının küresel emperyalist piyasa disiplinine rıza yoluyla değil, zor ve yoksullaştırma aracılığıyla yeniden eklemlenmesini hedefleyen emperyalist bir ilkel birikim müdahalesi olarak okunmalıdır.

İlkel birikim, kapitalist genişlemenin tıkandığı, kâr oranlarının düştüğü ve sermayenin yeni yatırım alanları bulmakta zorlandığı her tarihsel anda geri çağrılan bir zor rejimidir. Bir süredir bu zor, askeri işgallerden çok yaptırımlar, ekonomik boğma politikaları ve toplumsal çözülmeyi hızlandıran müdahaleler üzerinden işliyordu. Şiddet biçim değiştirmişti; ortadan kalkmamıştı.

Trump’ın Venezuela’ya yönelik politikaları, bu açıdan, neoliberal dönemin “kalkınma”, “reform” ve “piyasa entegrasyonu” söylemleriyle maskelenmiş ekstraktivizminden daha dürüsttür. Burada artık refah vaatleri ya da karşılıklı kazanım masalları yoktur. Açık bir güç ilişkisi vardır: Doğal varlıklar küresel sermaye için erişilebilir hale getirilecek, bunun toplumsal bedeli ne olursa olsun bu süreç ilerletilecektir. Enerji üzerinden kurulan bu açık çağrı, 3 Ocak’ta görüldüğü üzere, süreklilik kazanmıştır.

Ekstraktivizm bu bağlamda yalnızca yerin altından petrol ya da maden çıkarmak değildir. Aynı anda emeğin disipline edilmesini, kamusal kapasitenin zayıflatılmasını ve toplumsal direncin aşındırılmasını içerir. Venezuela’ya uygulanan yaptırımlar, yalnızca devlet gelirlerini kısmayı değil; gündelik yaşamı zorlaştırmayı, yoksullaşmayı derinleştirmeyi ve siyasal kırılganlık yaratmayı hedeflemiştir. Bu sonuçlar, başarısız bir politikanın yan ürünü değil; birikim stratejisinin kurucu unsurlarıdır. Burada karşımıza çıkan şey, bir “enkaz ekonomisi” mantığıdır. Ekonomik çöküş, kamusal hizmetlerin felci ve toplumsal çözülme, doğal varlıkların ve altyapının daha düşük maliyetle ve daha az toplumsal itirazla el değiştirmesini mümkün kılar. Enkaz, sermaye için bir sorun değil; yeniden giriş için elverişli bir zemindir. Ekstraktif emperyalizm tarihsel olarak bu zemini üretme ve kullanma konusunda son derece mahirdir.

Sonuç olarak, Venezuela’ya yönelen müdahale, küresel kapitalizmin kriz koşullarında enerjiye, toprağa ve emeğe erişimi zor yoluyla yeniden tesis etmeye çalışan emperyalist bir saldırısıdır. Trump rejiminin saldırganlığı ve hoyrat dili bu saldırının nedeni değil, ifşasıdır. Venezuela’da hedef alınan şey bir hükümetten çok, ABD emperyalizminin Latin Amerika’yı yeniden bir yağma coğrafyasına dönüştürmesi girişiminin parçasıdır. Bu saldırganlık karşısında tarafsızlık mümkün değildir: Emperyalist zor rejimini teşhir etmek, Maduro rejiminin otoriterliğini aklamak değil; aksine, halkları yoksullaştıran, devletleri çökerten ve yaşam alanlarını sermaye için yeniden düzenleyen bu küresel birikim stratejisine karşı açık bir siyasal tutum almayı zorunlu kılar.

_______________________

* ABD Dışişlerinin (Department of State) resmi X hesabından 5 Ocak’ta yapılan paylaşımda “Burası Bizim Yarımküremiz” dendikten sonra eklenmiş: “Başkan Trump güvenliğimizin tehlikeye girmesine izin vermeyecek”

[1] Chris Hedges’in 8 Ocak tarihli programına katılan araştırmacı gazeteci Maureen Tkacik, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun uyuşturucu kaçakçılığıyla olan kişisel bağlarını ifşa ederek Trump yönetiminin Latin Amerika’daki emperyalist hedeflerine ulaşmak için uyuşturucu savaşını bir araç olarak nasıl kullandığını ortaya seriyor. Yayının başlığı bile aslında neler olduğunu anlamamıza yardımcı olacak nitelikte: “Venezuela’yı Yönetmeye Hazırlanan Uyuşturucu Elitleri”. Geopolitical Report’tan Ben Norton da bu konunun altını çiziyor ve 1990’lardan bu yana CIA’in Venezuela dahil olmak üzere Latin Amerika ülkelerinde uyuşturucu trafiğini kontrol etmek için Amerikan-kontrolündeki sağcı hükümetleri kullandığını belgeleriyle tartışıyor.

[2] Acaba “elit iktisatçılar” olmadığımız için böyle düşünüyor olabilir miyiz? Örneğin, “Daha Büyük Amerika” (Greater America) bakışına sahip ileri düzey bir jeopolik-ekonomi “stratejisi” (!) için Özgür Demirtaş’ın Kanada, Meksika, Venezuela ve Kolombiya’nın ABD eyaletleri olmasının ekonomik faydaları üzerine X’teki paylaşımlarına bakabilirsiniz. Her ne kadar ertesi gün silinmiş olsalar da hala kolayca erişilebiliyorsunuz. Umuyoruz ki bu önermenin “bir ara yazarım” dediği bilimsel nedenlerini de okuma ayrıcalığına sahip oluruz. Bu garip paylaşımları Demirtaş’ın genellikle ana akım (neoklasik) iktisat kuramına yöneltilen “iktisadın emperyalizmi” suçlamasını oldukça yanlış anlayıp sahiplendiğini düşündürtüyor. Buradaki iktisat zihniyetinin genel bir eleştirisi için Berna Küçükoğlu’nun bu yıl savunduğu doktora tezinden türettiği şu makalesine bakılabilir.

[3] Hernández, uyuşturucu kaçakçılarından rüşvet kabul ederek yaklaşık 400 ton kokainin Honduras üzerinden ABD’ye taşınmasına izin verdiği gerekçesiyle 45 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve mahkûmiyetinin birinci yılındayken geçtiğimiz ay Trump tarafından affedilerek serbest bırakılmıştı. ABD Başkanı geçtiğimiz ay bu konuda kendisine soru yönelten gazetecilere Honduraslıların kendisinden Hernández’i affetmesini istediğini belirterek. “(ABD savcıları) onu sırf ülkenin başkanı olduğu için uyuşturucu taciri ilan ettiler. Bunun Biden yönetiminin bir kumpası olduğunu söylediler. (…) Gerçeklere bakınca onların haklı olduğunu anladımşeklinde konuşmuştu.

M. Gürsan Şenalp

Atılım Üniversitesi İktisat Bölümünde görev yapmakta olup Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara Sosyoloji bölümünde misafir araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Praksis dergisi yayın kurulu üyesidir.

Coşku Çelik

2019 yılında ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde doktorasını tamamladı. Doktora tezi Türk Sosyal Bilimler Derneği tarafından 2021 yılında Genç Sosyal Bilimciler Ödülleri Behice Boran özel ödülüne layık görüldü. 2019-2022 yılları arasında Kanada York Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Sosyal Bilimler bölümlerinde doktora sonrası araştırmacı ve misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Şu an Kadir Has Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde öğretim üyesi. Akademik ilgi alanları emek çalışmaları, kırsal kalkınma ve feminist ekonomi politik. Coşku Çelik, aynı zamanda Praksis Dergisi Yayın Kurulu üyesidir.

Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.