Devlet, yalnızca bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda “çevreyi yapan” (environment making) bir varlıktır. Devlet toprakları, ormanları ve nehirleri pasif bir coğrafya parçası olarak bırakmak yerine, onları kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda aktif olarak şekillendirir ve yeniden üretir. Bazen bir barajın devasa gövdesiyle bir nehrin kaderini değiştirmek, bazen de bir otoyolun betondan koluyla bir dağın kalbini yarmak kadar somut olabilir bu müdahale. Türkiye’de son dönemde torba yasa ve İklim Kanunu ile getirilen düzenlemeler, bu “çevreyi yapan devlet”in nasıl bir “siyasallaşmış çevre” stratejisi izlediğini ve bu stratejinin nasıl bir “yeşil maske” taşıdığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Bürokrasi labirenti: ÇED süreçlerinin etkisizleştirilmesi
Türkiye’deki çevresel denetim mekanizmalarının hikayesi ne yazık ki bürokrasi labirentine sıkışıp kalmış durumda. Toplumsal muhalefetin çabalarıyla çevreye en az zararı verecek projeleri seçmek için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) gibi zaman zaman aşılabilen bürokratik süreçler oluşturulmuştu, ancak bu süreçler torba yasa ile etkisizleştirilerek sembolik bir ritüele dönüştürüldü.
Torba yasayla birlikte, kurumların ÇED süreçlerinde görüş bildirmesi için verilen sürelere zımni onay mekanizması eklenmesi, adeta bir “sessizlik komplosu” yaratıyor. ÇED’i bir denetim mekanizması olmaktan çıkarıp, onu bir “bürokratik atalet” aracı haline getiren bu düzenleme sayesinde, proje sahipleri uzun ve meşakkatli süreçlerle uğraşmak yerine, sessizliğin kendisini bir onay olarak alabilecek..
Zeytinliklerin ve meraların talanı: Kamu yararı kimin yararı?
Torba yasayla zeytinliklerin ve mera alanlarının enerji yatırımlarına açılması, bu kadim barış sembolünün doğayla savaş stratejisinin kurbanı olduğunu gösteriyor. Kanunla koruma altına alınmış alanlar madencilik projelerine feda ediliyor. Özellikle belirli şirketlere “adrese teslim” bir şekilde verilen bu ayrıcalıklar, “kamu yararı” söyleminin bir maske olarak nasıl kullanıldığını da gösteriyor.
Hukuk felsefesinden siyaset bilimine uzanan geniş bir yelpazede, “kamu yararı” meşruiyetin tartışmasız zeminini oluşturan adeta kutsal bir kavrama dönüşmüş durumda. Ancak bu soyut ve çoğunlukla tanımlanmamış mefhum, “çevreyi yapan devlet”in pragmatik müdahaleleri bağlamında ele alındığında, işlevsel bir yanılsamaya işaret ediyor.
Özel sermayenin çıkarlarını temsil eden devlet, aynı zamanda kamu olarak algılanıyor. Bu, karmaşık bir siyasal rıza üretme sürecinin sonucudur. Devlet, kendisini tüm toplumun, yani “kamu”nun biricik ve tartışılmaz temsilcisi olarak inşa eder. Toplumun refahı, egemenliği, kalkınması gibi kavramlar, devletin dilinde vücut bularak adeta kutsanır. Bu denklemde, devletin eylemleri otomatik olarak “kamu yararına”dır. Böylece örneğin, “kritik madenler” için getirilen acele kamulaştırma yetkisi, bir yandan sermayeye yeni birikim alanları açarken, diğer yandan “enerji bağımsızlığı” ve “ulusal güvenlik” gibi kavramlarla bu süreç, toplumun tamamı için elzemmiş gibi meşrulaştırılır. Böylece, özel sermayenin çıkarlarıyla devletin gücü arasındaki özdeşleşme, halkın zihninde devletin ve kamunun çıkarları arasında bir çatışma olmadığına dair bütünsel bir yanılsama yaratır.
“Kamu yararı”, doğanın ve yerel halkın çıkarlarını ikincilleştiren ve yürütmenin kararlarını rasyonelleştiren bir “idealize edilmiş kamu” tanımına dayanır; böylece demokratik katılımın ve çevresel adaletin tesis edilmesi değil, devletin sermaye birikimi için yarattığı “yeni çevrenin” pürüzsüz işlemesi esas hale gelmiş olur. Bu maske, en temel ekolojik ve toplumsal hakların dahi, kalkınma, büyüme, yeşil dönüşüm vb. “rasyonel” bir gerekçeyle feda edilebileceği yanılsamasını pekiştirir.
Nitekim, torba yasa ve iklim kanunu ile getirilen düzenlemeler, devletin “çevreyi yapan” iradesinin bilimsel verilerden çok, sermayenin kısa vadeli kâr beklentilerine odaklandığını kanıtlıyor.
Pandora’nın kutusu: Kritik madenler ve acele kamulaştırma
Son düzenlemeler, devletin adeta bir Pandora’nın kutusu açtığını gösteriyor. “Stratejik ve Kritik Madenler” tanımıyla getirilen acele kamulaştırma yetkileri, aslında kutudan çıkan yeni kötülüklerdir.
Bu madenler, elektrikli arabalar ve rüzgar enerjisi santralleri gibi “yeşil teknolojilerin” hammaddeleri olarak meşrulaştırılıyor. Ancak bu “yeşil maskenin” altında, yasayla belirlenmeyen, Bakanlık takdirine bırakılmış bir listeyle mülksüzleştirme süreçlerinin önünü açan bir düzenleme yatıyor. Devlet, bu sayede, yerel halkın mülkiyetinde olan toprakları hızlıca elinden alabilecek bir güce kavuşuyor. Bu durum, yeşil teknolojinin ekolojik maliyetlerini bizzat halka yükleyerek, devletin “çevreyi yapan” gücünü bir mülksüzleştirme aracı olarak kullandığını gösteriyor.
Sonuç: “İkinci Doğa”nın şafağında
Türkiye’de “çevreyi yapan devlet”in son hamleleri, bizi karmaşık bir yol ayrımına getiriyor. Bir yanda, iklim değişikliği gibi küresel krizlerin yarattığı aciliyet var. Bu kriz, devletin kapısını çalıp, köklü çözümler talep ediyor. Öte yandan, bu kapıyı aralayan devlet, içeriye kriz yönetimi değil, sermaye yönetimi stratejileri buyur ediyor. Torba yasalarla getirilen düzenlemeler, aslında bunun bir yansıması: “Yeşil maske” altında gizlenen, doğanın ve gerçek “kamunun” çıkarlarını feda eden bir dizi politik tercih.
Artık karşı karşıya olduğumuz durum, “doğayı korumak” ya da “kirletmek” gibi basit bir ikilem değil. Devlet, kendi eliyle, yasalarla ve imar kararlarıyla bir “ikinci doğa” inşa ediyor. Bu yeni doğa, ormanların ve meraların değil, maden sahalarının ve enerji santrallerinin haritasıyla çiziliyor. Bu, geleneksel / yerel ekosistemlerin yerini, ekonomik çıkar zincirlerine entegre edilmiş, kolayca manipüle edilebilir bir coğrafyanın alması demek. Bu dönüşüm, yalnızca ekolojik dengeleri değil, aynı zamanda toplumun doğa ile olan ilişkisini, yerel halkın yaşam biçimlerini ve gelecek nesillerin potansiyelini de geri dönülmez şekilde değiştiriyor.
Devletin attığı her adım, doğayı bir pazar yeri olarak gördüğünü kanıtlıyor. Türkiye’nin ekolojik geleceği, her geçen gün yeni bir yasal düzenlemeyle belirsizliğe doğru yuvarlanmaya devam ederken, bu gidişatın faturası tüm topluma kesiliyor.
Kaynaklar:
Parenti, Christian (2015), The Environment Making State: Territory, Nature, and Value.
(*) Bu yazı daha önce, solfasol.tv’de yayınlanmıştır.
Terminolojiye ilişkin eleştirel bir not:
Ecehan Balta bizi bu yazısı ile “çevreyi yapan devlet” kavramı ile tanıştırıyor. Bu ampirik olarak yanlış olduğunu ileri süremeyeceğim ama teorik olarak benim kullanmakta tereddüt edeceğim bir kavramsallaştırma. Ecehan, “çevreyi yapan” diye çevirmeyi tercih etmiş; “çevre kurucu devlet” (environment making state) kavramı ilk olarak -Ecehan’ın bu yazısında da referans gösterilen makalesinde- Christian Parenti tarafından geliştirilmiştir. Parenti’ye göre devlet, kapitalist birikimin koşullarını sağlamak için doğayı temellük eder ve dönüştürür: Mülkiyet rejimlerini kurar, altyapılar inşa eder, bilimsel bilgiyi üretir. Böylece doğa–sermaye ilişkisi, devlet aracılığıyla da kurulur. Yazının ikinci referansı olan makalede, Razmik Keucheyan bu kavramı iklim değişikliği bağlamında somutlaştırır. Ona göre, kriz anlarında çevre kurma işlevi siyasileşir; doğal afet sigorta rejimleri gibi mekanizmalar üzerinden yürütme merkezileşir ve çevre kurma ulus inşasıyla iç içe geçer. Aslında birebir çevirisi “çevre yapan” ve/ya “çevre kuran” olsa bile iki farklı devlet analizi söz konusudur; “doğayı temellük eden” ve “kriz anında ulus kuran” devlet. Bu iki analiz düzeyi de tarihsel maddeciliğin devlet çözümlemelerindeki birikimi açısından teorik değil, ampiriktir.
Benim geliştirmeye çalıştığım “tarihsel maddeci anayasacılık” açısından bakıldığında ise, devletin “çevre kurucu” işlevi, baskı, entegrasyon, üretimin genel koşullarını sağlama ve ilkel birikim gibi tarihsel işlevleriyle birlikte kavranmalıdır, bunlardan ayrı düşünülemez. Bu bağlamda yazarların kapitalist devlete dair güncel gözlemleri elbette dışlanamaz -yok sayılamaz, yazarlar gözlemlerinde olgusal olarak yanılmazlar-, ama bunlar ampiriktir; benzer şekilde, ampirik gerçekliklere dayandırılan egemenlik kuramı gibi devlete ilişkin yeni bir “aşkın dogma” yeni bir “devlet metafiziği” olarak “çevre kurucu devlet” terminolojisi ile kuramsallaştırılamazlar. Devlete ilişkin bu ampirik gözlemler; Marx ve Engels’ten beri bildiğimiz en temel teze, devletin toplumsal yeniden üretimin koşullarını kuran ve mücadelelerle dönüştürülebilen bir formasyon olarak ele alınmasına -Mandel’in geliştirdiği ve benim de benimsediğim kapitalist devletin işlevsel analizine- içkindir. Bkz. Kapitalist Devlet.
Dolayısıyla, “çevreyi yapan devlet” şeklindeki çevirinin her bağlamda kolaylıkla kullanılabilecek olması sonucunda kavramın genellikle yanlış anlaşılarak popülerleşmesine hizmet edeceğini düşünerek bu eleştirel notu düşmek gerektiğini düşündüm. Kavramın Türkçe’de bu birebir çeviriyle değil, Parenti’nin yapısal teorisi ve Keucheyan’ın kriz analiziyle birlikte düşünüldüğünde, bu makalelerde incelenen olgulara en uygun karşılık olarak “kapitalist devletin koşul kurucu işlevi” ya da “kapitalist devletin zemin kurucu işlevi” terimleriyle ifade edilmesinin, çeviri olarak yanlışsa da içerik olarak daha doğru olacağını düşündüm. Birebir çeviri olan “çevre yapan devlet” ya da “çevre kuran devlet” ifadeleri tümüyle yanlış anlamaya müsait olacağından, bu eleştirel notu, Ecehan’ın da izniyle eklemek istedim. -Mustafa Bayram Mısır-
Ecehan Balta
Sosyoloji eğitiminin ardından siyaset bilimi doktorası yaptı. Araştırmacı. Praksis dergisi Yayın Kurulu Üyesi. Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi Kurucu Ortağı.