Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Barış Akademisyenlerinin Davalarında “Eş Zamansızlık”: “Ne Oldu Sizin İş? Geri Dönüyormuşsunuz!”

Bu içeriği paylaş:

Barış Bildirisi gerekçe gösterilerek, Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri (OHAL KHK’leri) ile üniversitedeki kamu görevimizden “başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarıldığımızdan” beri çevremizden çeşitli tepkiler alıyoruz. Bunlar zamanla değişen tepkiler. Başlangıçta geçmiş olsun deniyordu. Sonrasında ise sessizlikle karşılanıyorduk. Ama son zamanlarda hemen tüm ihraç ve işinden edilmiş akademisyenlerin karşılaştığı soru, biraz da dönen arkadaşlarımıza yönelik sevinç duyduğumuz sosyal medya paylaşımları yaptığımız için sanırım, ”Ne oldu sizin iş? Dönüyormuşsunuz” oldu. Buradaki ince ayar istihzayı bazen fark ediyorsunuz, bazen anlamıyorsunuz. Kimi zaman yaşadığımız süreci anlatıyoruz, ama çoğunlukla biz de ince bir istihza ile “Yok öyle bir şey, hepimiz değil” diye kısa bir cevap veriyoruz. Çünkü hakikaten de durum bu. Evet, göreve dönen ve işe başlayan ihraç barış akademisyenleri var, ama bu süreç en azından soru soranların düşündüğü gibi eşzamanlı ya da herkes için aynı biçimde işleyen bir süreç değil. İşte ben bu yazıda, Barış Bildirisinin 10. yılında özellikle bunun üzerinde durmak istiyorum.

Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde atılmamın 9. yılını bitirmek, 10. yılına girmek üzereydim. Bir gece, öylesine baktığım UYAP’ta dosyamın olduğu Bölge İdare Mahkemesi’nin olumlu, yani sonucunda üniversiteye geri dönme yolunu açan kararını okudum. Bunca yılın ardından üniversiteye geri dönmem söz konusuydu, ama sonrası zannedildiği gibi bir sevinç olmadı. Yaşadığım şey derin bir hüzündü. Kararı gösterdiğim ilk kişi eşim Hülya oldu. Hülya da benim gibi OHAL KHK’si ile çalıştığı üniversiteden atılmıştı ve davamız aynı mahkemede olduğu halde onun dosyasında hiçbir gelişme yoktu. Bildiğimiz kadarıyla tamamen tesadüfen, bizim ilk derece mahkemelerimiz de aynıydı. Ama süreçlerimiz farklı işliyor.

Kararı ilk paylaştığımız arkadaşlarımız da bizim gibi OHAL KHK’si ile başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın kamu görevinden çıkarılan barış akademisyenleri idi. Bu arkadaşlarımızdan birisi hem ilk dereceden hem de Bölge İdare Mahkemesinden ret aldı ve davası halen Danıştay’da. Dosyasından artık kendisi pek de umutlu değil, çünkü takipsizlik aldığı bir soruşturma yüzünden, hem de sendikal faaliyet nedeniyle, iki mahkeme de hakkında “iltisak” bulmuştu. Bir başka arkadaşım ise henüz üniversitede okurken hakkında açılan ve yine takipsizlik aldığı bir dava yüzünden tekrar atılmıştı. Tekrar diyorum, çünkü ilk derece İdare Mahkemesi işe geri dönmesine karar vermesine rağmen, İstinaf ret vermişti.  Bahsettiğim arkadaşlarım, İstinaf Mahkemesinin verdiği ret kararlarını Danıştay’a götürdüler. Bu dosyalarda Danıştay, savunmanlarımızın görüşüne göre hukuka uymayan bir şekilde, ilk derece İdare Mahkemelerinin ve Bölge İdare Mahkemelerinin zaten belge istediği kurumlardan aynı belgeleri tekrar istiyor.

Eş zamansızlık ne?

Şu ana kadar anlattıklarımdan birazdan vurgulayacağım eş zamansızlığı sezdiğinizi düşünüyorum. Aklınıza şu sorunun gelmesi o kadar doğal ki: Ya siz hepiniz aynı davadan yargılanmıyor musunuz? Öyle, ama bu davaların yolunu açan fiil aynı/ortak olduğu halde, bizim yaşadığımız sürecin kendisi, hepimiz için eşsiz biçimde işliyor. İşin en garip taraflarından biri bu. BAK bildirisini imzalayan imzacıların hepsi aynı fiilden (yani imzadan) yargılandığı ya da KHK ile işlerinden olduğu halde hem ceza hem idari davalarında farklı değerlendirme süreçleri ile karşı karşıya kalıyorlar. Tüm süreçlerde ortak olan tek şey “eş zamansızlık” oluyor.

Eş zamansızlığı, Alberto Toscano’nun Geç Faşizm kitabından ilhamla kullanmak istiyorum. Toscano’da kavram modern sınıfsal çıkarlar ile mitlerin iç içeliğine işaret eder. Bu iç içeliği de faşizm kullanır. Ben burada kavramı, fiil ile yargılama süreçlerinin, politik iktidarın çıkarları lehine ayrılmasını ifade etmek için kullanıyorum. Ve bunun da son zamanlarda kriz diye ilan edilen her olayda uygulandığını düşünüyorum. Burada yargılananın aleyhine bir durum söz konusudur. Örneğin şimdiye kadarki pozitif hukukta bir ceza davasında ceza, bir fiil üzerine verilecekse, burada fiili işleyen tüm kişiler aynı yargılama süreçlerine tabidir. Dolayısıyla kanunda yazan ceza da aynı biçimde uygulanır. Başka deyişle, aynı suça aynı ceza ilkesini izleyen aynı fiile aynı cezanın uygulanmasında bir eş zamanlılık söz konusudur. Suç kabul edilen fiil ile yargılama süreçleri arasında makul bir uyum vardır. Benim eş zamansızlık dediğim ve tüm BAK dava sürecinde hâkim olduğunu iddia ettiğim durumda ise fiil ile yargılama süreçleri arasında bir uyum yoktur. Yargılama süreçleri, yani suçlamalara karşı suçlananların aynı biçimde yargılanması ve ceza alması veya almaması söz konusu değildir. Başlangıçtaki fiil aynı olduğu halde, yargılama ve cezalandırma süreçleri neredeyse kaç yargılanan varsa o kadar farklılaşmıştır. Süre, yargılama yöntemleri, verilen ceza, beraat ve iade uygulamaları tümüyle kişiler ve mahkeme arasındaki sürece bağlıdır. Sadece yargılama süreçleri ile ilgili değildir bu. Tüm politik baskı süreçlerinde “eş zamansızlık” süreçleri dediğim süreçler söz konusudur. Ve bu, politik baskıyı ve zoru en fazla hissettirerek toplumsal alandaki politik direnişin hattını olabildiğince küçültmeye çalışma stratejisi olarak işler.

Şimdi bu eş zamansızlığın Barış Akademisyenleri için nasıl işlediğini sayılarla birlikte sunmak istiyorum. Bu sayıları sunmak aslında eş zamansızlık mekanizmasını bize oldukça net bir biçimde gösterecektir.

İmza süreci

Esasen en başa dönmek lazım bütün bu süreci açıklamak için. En başta elbette fiil, yani Barış Bildirisi var. 11 Ocak 2016 tarihinde Bu Suça Ortak Olmayacağız bildirisi kamuoyuna açıklandı.[1] Bildiriye yönelik siyasi tepkileri hepimiz biliyoruz.[2] Özellikle AKP-MHP cephesinden gelen saldırılar çok şiddetliydi. Bu tepkilerin ertesinde bir mekanizma devreye girdi, üniversiteler hemen kendi fiili cezalandırma süreçlerini geliştirmeye başladı. Özel üniversitelerin bir kısmı imzacılara yönelik soruşturmalar açtı, onları istifaya zorladı. Bildirinin açıklanmasından yaklaşık 25 gün sonra ise bir kamu üniversitesi, 8 Şubat’ta 2016’da Praksis Dergisi Yayın Kurulu üyesi de olan arkadaşımız Mustafa Şener’in sözleşmesini yenilemedi. Mersin Üniversitesi Mustafa’nın yardımcı doçentlik sözleşmesini tüm akademik yükümlülükleri yerine getirdiği, yasal uygulama açısından bir eksik olmadığı halde uzatmadı. 9 Şubat’ta ise Nişantaşı Üniversitesi imzacı 8 akademisyenin işine son verdi. Burada vurgulamak istediğim şey şu: Daha başlangıçta tüm imzacılar için süreç aynı işlemedi, farklı süreçlerle karşılaştılar. Bazı kamu üniversiteleri sözleşmeleri gelen imzacıların sözleşmelerini hemen sona erdirme yönünde inisiyatif kullanırken, bazı özel üniversiteler ise imzacıların sözleşme yenileme tarihlerinin gelmesine bile bakmadan görevlerine son verdiler. Ancak bazı özel üniversiteler ve kamu üniversiteleri, özünde aynı olan sözleşmelere hiç dokunmadan akademisyenlerin çalışma sürelerini uzatabildi, bu şekilde de devam etti. Mersin Üniversitesi’nde ise ilk sözleşme uzatmamadan sonra, sözleşmeye tabi tüm imzacı akademisyenler aynı süreçle karşılaştılar ve sözleşmeleri uzatılmayarak kamu görevi ile ilişikleri kesildi, yani “atıldılar”.

Aslında ilk eş zamansızlık mekanizması olarak, baskı ve mobbingin/bezdirmenin çeşitli biçimleri ile karşılaşılmasını atlamamak gerek. Çeşitli üniversitelerde kapısına çarpı atılan hocalardan tutun, hemen üniversitenin olduğu kentten ayrılmak zorunda kalanlara, gözaltına alınanlara kadar farklı cezalandırıcı ve baskıcı süreçler söz konusuydu. Eş zamansız işleyen bu süreçler akademisyenin görev yaptığı kentin siyasal yapısından ve üniversitede etkin olan politik örgütlenmelerden çok etkileniyordu. Yine bu sürecin bir parçası olarak barış imzacıları üniversite idarelerinden gelen mobbingle karşılaştılar ve bunlara karşı mücadele etmek zorunda kaldılar.

Üçüncü bir eş zamansızlık aşaması/mekanizması ise soruşturma süreçleri oldu. Soruşturma süreçleri, hem yargı hem de üniversiteler eliyle yürütülüyordu. Büyük kentlerde yargı birimleri henüz yetkiyi, bu soruşturmaların nerede yapılacağını tartışırken, bazı küçük kentlerde imzacılar hakkında adli soruşturmalar derhal açılıyordu. Bazı üniversiteler ise bu imza fiilinden dolayı imzacı akademisyenlere karşı idari soruşturma açmışlardı. Ve bazı üniversitelerde, bu soruşturmaların sonunda akademisyene en yüksek disiplin cezasının verilmesi, yani kamu görevinden çıkarılması isteniyordu. Bu soruşturma süreçleri de eş zamansızdı. Bazı üniversiteler bu yolla akademisyenlerin dosyalarını YÖK Disiplin Kurulu’na göndermeye çok hevesli iken bazıları bu yola hiç gitmedi. Dolayısıyla kamu görevinden çıkarılma soruşturmalarında da imzacıların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi duran bir eş zamansızlık süreci söz konusuydu. Çünkü imzacıların olduğu bütün kamu üniversiteleri soruşturmaları sona erdirme konusunda hemen tavır almadı, kimisi soruşturma bile açmadı. Bazı üniversiteler ise kamu görevinden çıkarma talebiyle soruşturma dosyalarını YÖK Disiplin Kurulu’na gönderdi. Zira, öğretim üyeleri için kamu görevinden çıkarma disiplin cezasını sadece YÖK Disiplin Kurulu verebiliyordu.

Ceza davaları

Eş zamansızlığı yine göreceğimiz ceza davaları için çok da beklemek gerekmedi. Davalar başlangıçta TCK 301. maddeden açılıyordu, ama daha sonra Terörle Mücadele Kanunu, madde 7/2’den dava açılmaya başlandı. Ve büyük bir kısmımız İstanbul Çağlayan’daki ağır ceza mahkemelerinde yargılanmaya başladık. Ağır ceza davalarının seyrine girmeyeceğim, çünkü o süreç başka türlü kavramsallaştırılması gereken bir süreç kanımca. Ancak bu sürecin detayları için yine imzacı bir akademisyen olan Serdar Tekin’in editörlüğünde hazırlanan oldukça yetkin bir rapora işaret edeyim sadece. Unutmadan belirtmem gerek, Barış Bildirisinin açıklanmasından hemen sonraki süreçte bir basın açıklaması ile barış akademisyenlerine yapılan baskıları kamuoyu ile paylaşan Esra Mungan, Meral Camcı, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy, 15 Mart 2016’da önce gözaltına alındılar, sonra da tutuklandılar. Ağır cezadaki yargılamalar, Anayasa Mahkemesinin (AYM), imzadan dolayı cezası istinafta onaylanan ve Eskişehir Cezaevine giren Füsun Üstel’in başvurusuna dair, 26/7/2019 tarihli kararı uyarınca sona erdi. AYM’nin bu kararı, diğer davalarda hepimiz için beraat yolunu açtı.

OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu

Şimdi gelelim beşinci sürece, yani idari davalara. Bilindiği gibi 15 Temmuz 2016 tarihinde bir darbe girişimi oldu ve sonrasında Olağanüstü Hal ilan edildi. Olağanüstü Hal kapsamında yürütme, Olağanüstü Hal KHK’si (Kanun Hükmünde Kararname) ile insanları devlet memuriyetinden çıkarmaya başladı. Olağanüstü Hal, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgiliydi ancak, siyasi iktidarın darbede payı olduğunu öne sürdüğü binlerce kişi ile birlikte, bu darbe girişimi ile ilgisi olmayı bırakın aynı cümlede bile yan yana gelmeyecek imzacılar, KESK’li sendikacılar, sol görüşlü kamu görevlileri de ihraç edilmeye başlandı. Kurumlar, “inisiyatif” kullanarak, ihraç etme yetkisini disipline edici ve cezalandırıcı bir mekanizma olarak “solculara” karşı da kullanmaya karar vermişlerdi.

İlk BAK ihraçları da 1 Eylül 2016 tarihinde gerçekleşti. Kocaeli Üniversitesi bu konuda inanılmaz bir tutarlılık sergiledi ve Barış Bildirisine imza atan 19 akademisyenin hepsini ihraç etti. İstanbul, Ankara, Adıyaman, Niğde, Anadolu, Celal Bayar, Gazi, Muş Alparslan ve Tunceli Üniversitelerinden de ilk KHK’da isimler vardı. Ama bu üniversitelerin bazıları tüm imzacıları hemen atmadılar, zamana yaydılar. Bu açıkçası ilk ihraç dalgasıydı ve ne yazık ki son dalga da olmayacaktı. Eş zamansızlığın tam anlamıyla işlediği bir dönemle karşılaştık. Herkesin OHAL KHK’si yayımlanınca isminin çıkıp çıkmadığını kontrol ettiği, adım var mı diye baktığı bir eş zamansız süreç.

Tüm kamu üniversitelerinde aynı süreç, yani görevden ihraç etme işlemedi. Kamu üniversitelerinde de özel üniversitelerde de imzacılara yönelik tutumlar aynı olmadı. Nispeten olumlu olanlar ile ihraç edilenler arasında süreci eş zamansız bir biçimde tecrübe eden bizzat bizler olduk. Üniversitede kalanlar açısından da ayrı bir eş zamansız süreç yaşadı. Bu yazının ana tezi olan eş zamansızlığın en fazla ortaya çıktığı süreç bu dönemdi esasen. Toplam 2212 imzacı arasından 406’sı bu iki yıllık dönemde, 2016-2018 arasında OHAL KHK’si ile ihraç edildi.

Ardından, ihraç edilen yaklaşık 100 binden fazla kişiyle birlikte barış akademisyenlerine de OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonuna başvuru yolu açıldı. Barış akademisyeni İnci Solak Akman’ın da incelikle vurguladığı gibi, eş zamansızlığı burada da o kadar net biçimde yaşadık ki… Komisyonunun aldığı son kararlar, neredeyse süresinin bitmesine saniyeler kala diyebileceğimiz biçimde BAK Kararları oldu. Binlerce kişi hakkında olumlu ya da olumsuz karar veren OHAL Komisyonu, Barış Akademisyenlerinin durumunu en son döneminde görüştü. Burada ihraç edilen diğer kamu görevlileri ile imzacılar arasında bir eş zamansızlık işledi.

OHAL Komisyonu kararlarına itirazımız ile başlayan idari yargı süreçleri benim eş zamansızlık diye adlandırdığım tüm bu dönemi, yine çok net biçimde yaşadığımız bir süreç oldu, oluyor. Buradaki eş zamansızlık, yine İnci Solak Akman’ın ifadesiyle[3] iltisakın en geniş biçimde yorumlanmasıyla/kullanılmasıyla ortaya çıktı. “İltisak” bu davalarda eş zamansızlık sürecini işleten bir manivela oldu.

İdari davalar

Süreci şimdi göz önüne getirmenizi istiyorum. OHAL Komisyonundan olumsuz karar alan 386 akademisyen[4] İdare Mahkemesine başvurdu. Davanızın hangi mahkemeye gideceği, tevzi -dağıtım- denilen ve tamamen UYAP sistemi içinde işleyen bir otomasyona göre yapılıyor ve tevzi ile dava süreci başlıyor. Burada ihraç edilmemize neden olan filiin aynı olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Mahkemeden talebimiz OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nun hakkımızda verdiği kararın iptali, özlük ve parasal haklarımızın iadesi idi. Bunun somut anlamı, davalarımızın kabulü halinde, AYM kararı uyarınca işe geri dönmemiz ve bütün haklarımızın iadesidir. Burada başvurduğumuz, OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nun kararlarına karşı yargılamaya özel yetkili Ankara’daki farklı idare mahkemeleri oldu. Sözü geçen mahkemelerde görülen davalar, tüm BAK davalarında olduğu gibi topluca açamadığımız bireysel davalar oluyor. Dolayısıyla karşımıza bir eş zamansızlık dinamiği daha çıkıyor. Çünkü bu bireysel davalarda kararlar tıpkı ceza davaları sürecinde olduğu gibi tamamıyla farklı mahkemelerin farklı tutumuna bağlı oluyor.

Yukarıdaki süreci rakamlarla aktarayım: İlk derece idare mahkemelerindeki davalarda 170 kabul, 184 ret kararı ortaya çıktı. Bu ne demek? Mahkemeler 170 imzacının görev yaptığı üniversitelere geri dönmesine karar veriyor. Fiil aynı olduğu halde 184 imzacıya ise “sen üst mahkemede hakkını ara” diyor. Aynı anda, kimi üniversiteler mahkeme kararlarına rağmen imzacı akademisyenleri işe başlatmamak içini mahkeme kararlarını uygulamıyorlar. Eş zamansızlık sürecini, bütün üniversitelerin göreve dönen imzacılar aleyhine bölge idare mahkemelerine başvurularında da görebiliriz. Üniversiteler ilk derece mahkemelerinin verdiği kararların bozulması ve bu isimlerin tekrar atılması için üst mahkemeye başvuruyor, dolayısıyla olumlu karar alan 170 akademisyen de yargılama sürecinden ayrılmıyor. Bu 170 imzacının durumu da tıpkı ret alan 184 imzacı gibi halen eş zamansız bir süreçte.  İlk derece mahkemelerinin verdiği olumsuz kararlara karşı ise imzacıların kendisi istinaf yoluna başvuruyor. Sonuç olarak, Bölge İdare Mahkemesinin yine farklı dairelerine giden toplam 354 dava oluyor.

Eş zamansızlığın başka bir boyutu da süreler ile ilgili. Görülen davalarda mahkemelerin olumlu olsun, olumsuz olsun bir karara varması, (bitmesi demediğime dikkat edin, çünkü bitmedi) yıllar sürüyor. Bazı davalarda ise mahkemeler nispeten daha kısa zamanda karar veriyor. Bazı imzacıların ilk derece mahkemesinde davası sürerken, hukuki süreci Danıştay’da bitip AYM (Anayasa Mahkemesi) veya İDDK’ya (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu) giden imzacılar var.

İstinaf süreci

Şimdi Bölge İdare Mahkemelerinde görülen davalarda işleyen eş zamansızlık sürecine bakalım. İlk derece mahkemelerinden gelen kararlara karşı, istinafa gidilen 99 davada karar ret olarak çıkıyor. Ama burada asıl vurgulamak istediğim şey şu: Bazı istinaf mahkemeleri bütün dosyalarda davacı aleyhine kararı veriyor. Yani önüne gelen bütün dosyalarda ilk derece mahkemelerinin verdiği karar ne olursa olsun, sonucu davacı aleyhine dönüştürecek kararı veriyor. Örneğin ilk derece mahkemesi kabul vermiş ve ihraç akademisyen görevine başlamış ama bu İstinaf Dairesi, davacı esastan yeniden görüp davanın reddine karar verdiği için çalıştığı üniversiteden tekrar atılıyor. 96 imzacının dosyasında ise, Bölge İdare’de “işe iade” sonucunu doğuracak kararlar çıkıyor. Bu 99 ve 96 sayılarının yanına kalan 159 sayısını koyalım şimdi: Bu sayı, dosyası halen istinaf sürecinde olan ve bir karar çıkmayan dosya sayısını gösteriyor. Yani benim gibi 9 yılın sonunda istinaf mahkemesinde verilen kararla üniversitede göreve başlayan akademisyenler olduğu gibi, benden önce ilk derece mahkemelerinde verilen kararla göreve başlayanlar da, ilk derece mahkemesi ile göreve başlayıp istinaf kararı ile görevle yeniden ilişiği kesilenler de, hala dosyasında yaprak kımıldamayan meslektaşlarımız da var. Bu süreçte Bölge İdare Mahkemeleri (İstinaf Mahkemeleri) çeşitli kurumlara yazı yazıp dosya sahibi hakkında bilgi istiyor. Kimi dosyalarda bu bilgiler istenip hala karar verilmemişken, kimi dosyalarda ise mahkemeler daha bilgi bile talep etmemiş. Dosya diyelim ilk derece mahkemesinden üç dört yıl önce gelmiş istinafa ama hiçbir karar yok ortada. Yaprak kımıldamıyor dediğim bu. Dosyası hala istinafta olanlar için çok yıpratıcı bir eş zamansızlık süreci.

Danıştay süreci

Nihayet idari dava sürecinin üçüncü aşamasına geldik, Danıştay sürecine. Buraya kadar anlattıklarımda düz ve yukarıya giden bir süreç söz konusu gibiydi. Eş zamansız ama yine de yargılamanın kendisi belli biçimsel hiyerarşilerle donatılmış. Bu aşamada ise işler biraz karışıyor. Çünkü yine eş zamansız, ama biçimsel hiyerarşi anlamında hem aşağıya hem de yukarıya giden bir süreç söz konusu olacak.

İstinafta bekleyen dosyaların durumu bir yana, Danıştay aşamasında bir de şöyle bir şey oluyor: Elimizde toplam 195 dosya var. İstinafın olumlu ya da olumsuz karar verdiği 195 dosya, üniversiteler tarafından ya da imzacı akademisyenler tarafından, elbette eş zamansız biçimde, temyiz merci olan Danıştay’a götürülmüş. Peki Danıştay’daki bu dosyaların durumu ne? 14 dosyada karar vermiş durumda, 181 davada ise halen bir karar yok. İşte eş zamansızlık tam da burada yine ortaya çıkıyor. Bu karar verilen 14 dosyanın ise sadece 5 tanesinde göreve iade kararı kesinleşti. Bu ne demek? İlk dereceden ve istinaftan kabul alan akademisyenin davası Danıştay tarafından da onaylanınca, ilgili üniversitenin başvuracağı başka bir itiraz mercinin kalmaması demek. Bu sayı sadece 5. Dolayısıyla, sadece bu 5 arkadaşımıza insanların başlıktaki o “döndün mü” sorusunu sorması meşru görünüyor. Çünkü ancak bu durumda evet cevabının hiçbir ‘ama’sı yok.

Peki Danıştay’dan ret var mı? İşte size bir başka eş zamansızlık. OHAL KHK’si ile atılmaya gerekçe yapılan fiilin aynı olduğunu bir kere daha hatırlatmama kızmayın lütfen, fiil aynı olduğu halde Danıştay bazı dosyalarda davacı lehine olumlu karar verirken bazılarına da ise olumsuz karar verdi. İşte bu olumsuz karar verilen dosyaların sayısı 3. Bu arkadaşlarımızın hukuken başvurucu merci olarak sadece AYM kaldı. Muhtemelen AYM bu konuda bire ilke kararı açıklayana kadar da sözünü ettiğim eş zamansızlık devam ediyor olacak. Ama bu kararlar da aynı zamanda verilmiyor. Şunu gerçekten iyi anlatmaya çalışalım, başından beri hiçbir idari ve hukuki prosedürde eş zamanlılık yok. Prosedürler, biçimsel hukuki yollar aynı ama, karar zamanları da bu kararlara giden yollar da tamamen eş zamansız, her bir başvurucu için ayrı yrı işliyor.

Danıştay’ın karar verdiği 14 dosyadan 3’ü olumsuz, 4’ü olumlu. Ama hukuk isteminin işleyiş mantığı gereği, süreç burada da tükenmiyor: Çünkü, olumlu dediğimiz Danıştay karar türü iki türlü ya İstinaf’in davayı kabul kararına karşı temyizi reddediyor ya da İstinaf’ın davayı ret kararına karşı temyizi kabul ediyor. Kafa karıştırmadan yazayım, evet, Danıştay’ın kararlarında İstinaf da olumlu karar vermişse karar kesinleşiyor. Ancak, İstinaf’ın ret verdiği dosyalarda Danıştay temyizin kabulüne karar verdiğinde ortaya çıkan başka bir eş zamansızlık söz konusu. Bu durumda Danıştay dosyayı tekrar görülmesi için ret kararı veren İstinaf mahkemesine gönderiyor. İstinaf kararında direnirse o zaman dosya Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na gidiyor. Şu anda bu durumda olan sadece 1 dosya var. 5 dosya ise İstinaf’a gönderilmiş ama İstinaf Danıştay’ın kararını kabul ya da itiraz yönünde henüz bir karar vermemiş. İşte benim aşağı ve yukarı hareket dediğim bu.

Kamu görevine başlayanların eş zamansızlığı

Kamu görevine yeniden başlayanların maruz kaldığı eş zamansızlık ise sürece duyulan güvensizlik şeklinde ortaya çıkıyor. Çünkü bu eş zamansız kararlar göreve geri dönenlerin üzerinde de Demokles’in kılıcı gibi duruyor. Eğer süreciniz Danıştay’da sonlanmamışsa hakkınızda ne karar çıkacağını bilemiyorsunuz. Bir yandan çalışıyorsunuz ama sürekli bir güvencesizliğin en yüksek biçimini yaşıyorsunuz. Mesela ders verirken ya da bir öğrencinize tezi için danışmanlık yaparken, Danıştay’dan olumsuz karar çıkarsa gelip eşyalarınızı toplamanızı isteyen birilerinin olmayacağının garantisi yok.

Yavaş yavaş sonuca doğru gelmek istiyorum. Davası mahkemede görülenler açısından elbette bu eş zamansızlığın bir telafisi yok ama en azından geri dönüşü yaşayabileceğimizi öngörüyoruz. Ama bir de eş zamansızlığı telafi edilemeyecek olan dostlarımız ve meslektaşlarımız var. Hepimiz bir gün göreve geri dönsek de yine eksik kalacağız. Mehmet Fatih Traş arkadaşımız intihar etti imza sürecinden sonra çünkü. İmzacı akademisyenlerden Eren Deniz Tol, canım arkadaşım ve dergimizin Yayın Kurulu üyesi Nuray Ergüneş, Ali Özyurt, Zeynep Ergun, Gülden Özcan, Semra Somersan, Zeynep Erk Emeksiz, Tülay Erkan, sevgili hocam Fulya Atacan, uluslararası imzacılardan David Greaber, Leo Panitch, Michael Burawoy, artık aramızda yok. Hep eksik kalacak dönüşümüz, onları hiç unutmayacağız.

[1] Bu imza sürecine giden gelişmeler için bkz: https://www.evrensel.net/haber/593250/ihraclar-dayanisma-ve-sendika

[2] Süreci tekrar hatırlamak için iyi bir kaynak için bkz: https://bianet.org/haber/haber-yazi-ve-goruntulerle-baris-bildirisi-nin-bir-yili-182448

[3] İnci Solak Akman ve Celil Kaya’nın İrfan Aktan’ın az önce linkini verdiğim yayınını izlemenizi tavsiye ediyorum.

[4] Buradaki ve daha sonraki tüm rakamları şuradaki çok emek verilerek hazırlandığı belli olan infografikten aldım: https://x.com/i/status/2010015725399036189

Fuat Özdinç
Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.