Giriş
Türkiye’de nafaka tartışması uzun süredir yalnızca aile hukukuna ilişkin teknik bir meseleymiş gibi sunuluyor. Oysa son hukuki gelişmeler, bu tartışmanın doğrudan kadınların ekonomik bağımsızlığı, boşanma hakkı, bakım emeği ve sosyal devletin yokluğu ile ilgili olduğunu bir kez daha gösterdi. Anayasa Mahkemesi, 4 Haziran 2026’da Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan ve yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” talep edilebilmesine imkân tanıyan düzenlemeyi oy çokluğuyla iptal etti. Kararın gerekçesi henüz yayımlanmamış olsa da, iptal hükmünün Resmî Gazete’de yayımlanmasından 9 ay sonra yürürlüğe gireceği açıklandı. Bu nedenle karar, mevcut nafaka haklarını hemen ortadan kaldırmıyor; ancak yasama organına yeni bir düzenleme yapması için kritik bir müdahale alanı açıyor.
Mevcut hukukta yoksulluk nafakası, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek ve kusuru daha ağır olmayan tarafa, diğer tarafın mali gücü oranında tanınan bir hak olarak düzenlenmişti. Aynı kanunun 176. maddesi ise nafakanın değişmez, dokunulmaz ve otomatik bir yükümlülük olmadığını; yeniden evlenme, fiilen evli gibi yaşama, yoksulluğun ortadan kalkması, tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde kaldırılabileceğini, azaltılabileceğini ya da artırılabileceğini zaten hükme bağlıyordu.
Dolayısıyla bugün karşımızdaki mesele, kamuoyunda sıkça tekrarlandığı gibi “ömür boyu süren haksız bir borç” meselesi değildir. Asıl mesele, boşanma sonrasında yoksullaşma riski en yüksek olan kadınların hangi mekanizmalarla korunacağıdır. Çünkü nafaka, Türkiye’de sosyal devletin bakım, istihdam, gelir desteği ve tek ebeveynli haneleri koruma alanlarında bıraktığı boşluğu yamayan kırılgan bir güvence işlevi görüyor. Bu güvencenin sınırlandırılması ya da zayıflatılması, ancak yerine daha güçlü bir sosyal koruma rejimi konulduğunda adalet iddiası taşıyabilir. Aksi hâlde yapılacak düzenleme, kadınların boşanma hakkını kâğıt üzerinde bırakıp, gerçek hayatta ekonomik bağımlılığı yeniden kurumsallaştırır.
Bu nedenle nafaka meselesini yalnızca “hukuki süre” tartışması olarak değil; kadınların işgücüne eşitsiz katılımı, ücretsiz bakım emeğinin görünmezliği, çocuk yoksulluğu, ekonomik şiddet ve sosyal devletin yokluğu bağlamında ele almak gerekir. Çünkü nafakaya yönelik her müdahale, gerçekte şu soruya verilen bir yanıttır: Evlilik içinde görünmeyen emeğin, boşanma sonrasında ortaya çıkan yoksulluğun ve bakım yükünün bedelini kim ödeyecek?
Nafaka Tartışması Hangi Konuda Sessiz?
Nafaka tartışmasını Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı ve bakım emeği bağlamından koparırsak, meseleyi yarım görmüş oluruz. Çünkü mevcut tablo, boşanma sonrası “bireysel geçim sorunu”ndan ibaret değil; ücretli emek piyasasına eşitsiz giriş, ev içi ücretsiz emek yükü ve sosyal devletin bakım hizmetlerindeki yetersizliğiyle birlikte işleyen yapısal bir düzeni gösteriyor. Türkiye’de 2024 itibarıyla 15 yaş ve üzeri kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 36,8 iken erkeklerde bu oran yüzde 72; kadınların istihdam oranı yüzde 32,5, erkeklerin ise yüzde 66,9. Buna karşılık kadınlar hanehalkı ve aile bakımına günde ortalama 4 saat 35 dakika ayırırken erkekler 53 dakika ayırıyor; ayrıca hanedeki işlerin sorumluluğunu üstlenme oranı kadınlarda yüzde 85,6. UN Women verileri de Türkiye’de kadınların ücretsiz bakım ve ev içi işe ayırdığı zamanın erkeklerin çok üzerinde olduğunu doğruluyor. Bu nedenle nafaka, çoğu durumda “ayrılık sonrası keyfi bir transfer” değil, evlilik içinde görünmeyen emek eşitsizliğinin boşanma sonrasına sarkan ekonomik sonucudur.
Nafaka tartışmalarını değerlendirirken, kadınların çalışma yaşamına erkeklerle eşit koşullarda katılamadığını ve bu eşitsizliğin sadece bireysel tercihlerden değil, bakım rejiminden kaynaklandığını merkeze almak gerekir. Türkiye’de kadınların önemli bir bölümü ya işgücünün dışına itiliyor ya da düzensiz, düşük ücretli, güvencesiz ve bakım yüküyle uyumsuz işlere sıkışıyor. Böyle bir tabloda nafaka, boşanma sonrası yoksullaşmayı tümüyle önlemese bile, özellikle evlilik içinde ücretli emekten uzak kalmış ya da kariyeri kesintiye uğramış kadınlar için asgari bir telafi mekanizması işlevi görüyor. Zaten Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi de boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafa, koşulları varsa “süresiz olarak” nafaka isteyebilme hakkı tanıyor; 176. madde ise yeniden evlenme, fiilen evli gibi yaşama, yoksulluğun ortadan kalkması ya da koşulların değişmesi gibi hâllerde nafakanın kaldırılabileceğini veya değiştirilebileceğini düzenliyor. 2025’te Anayasa Mahkemesi de TMK 175’teki “süresiz olarak” ibaresine ilişkin başvuruyu esastan iptal etmedi; başvuruyu, ilgili davada kural uygulanabilir olmadığı gerekçesiyle reddetti. Yani mevcut hukukta asıl mesele “sonsuz ve dokunulmaz bir yükümlülük” değil, zaten yargısal denetime açık bir sosyal koruma mekanizmasıdır.
Nafaka tartışmasının yalnızca bireysel mesele gibi ele alınması en az dört yapısal sorunu görünmez kılıyor. İlki, ücretsiz bakım emeğinin ekonomik değerini görünmez kılıyor. Evlilik içinde çocuk, yaşlı, hasta bakımı ve ev içi yeniden üretim emeği çoğu zaman kadın tarafından karşılanıyor; fakat bu emek ücretlendirilmediği için boşanma anında “hiç yapılmamış” gibi davranılıyor. İkincisi, kadınların işgücü piyasasına eşitsiz katılımını görünmez kılıyor. Yani “çalışsın, kendi geçinsin” denirken, kadınların zaten daha düşük istihdam oranı, daha kırılgan iş ilişkileri ve bakım nedeniyle kariyer kesintileri yaşadığı gerçeği perdeleniyor. Üçüncüsü, sosyal politika eksikliğini görünmez kılıyor: kamusal kreş, yaşlı bakım hizmeti, bakım izinleri, sosyal konut, gelir desteği ve tek ebeveynli hanelere yönelik destekler yetersiz kaldığında, nafaka bu boşluğu tek başına doldurmaya zorlanıyor. Dördüncüsü, güç ilişkilerini görünmez kılıyor. Boşanma her zaman “iki eşit birey arasında temiz bir sayfa” açmaz; özellikle ekonomik şiddet, kontrol ve bağımlılık ilişkileri varsa, nafaka hakkı kadının pazarlık gücünü ve ayrılabilme kapasitesini doğrudan etkiler. Kadın Dayanışma Vakfı’nın izleme raporu da yoksulluk nafakasını kadınlar ve çocuklar açısından barınma, sağlık, eğitim ve sosyal yaşama katılım gibi temel haklara erişimle ilişkilendiriyor.
Nafakanın sınırlandırılması toplumsal düzeyde birkaç ağır sonuç üretebilir. En görünür sonuç kadın ve çocuk yoksulluğunun derinleşmesidir. OECD’nin Türkiye 2025 değerlendirmesi, tek ebeveynli ve çocuklu hanelerin önemli kısmının kadınlar tarafından yönetildiğini ve bu hanelerin desteklenmesinin kritik olduğunu vurguluyor. Uluslararası veriler de tek ebeveynli, özellikle yalnız anneli hanelerin yoksulluk riskinin sistematik biçimde daha yüksek olduğunu gösteriyor. Türkiye’de yoksulluk verileri de kadınların kırılganlığının sürdüğünü ortaya koyuyor. Nafaka sınırlandırılırsa, boşanma sonrası gelir kaybı yaşayan kadınların bir bölümü düşük ücretli işe, kayıt dışı çalışmaya, aileye geri bağımlılığa ya da şiddet içeren ilişkide kalmaya itilebilir. Bu durum sadece bireysel yoksulluk değil, kuşaklar arası eşitsizlik üretir. Çocukların eğitim, beslenme, barınma ve bakım koşulları da bundan etkilenir.
Bir diğer önemli sonuç, ekonomik bağımlılığın yeniden kurumsallaşmasıdır. Nafakanın sert biçimde sınırlandırılması, “boşan ama bedelini tek başına öde” mesajı verir. Bu durumda evlilik, özellikle bakım yükünü taşıyan ve işgücünden kopmuş kadınlar için, eşitsiz olsa da çıkılması daha zor bir kuruma dönüşür. Zaten büyük ihtimalle nafaka tartışmasını yürüten kesimlerin siyaseten de desteklenmesinin nedeni budur. Böylece nafaka tartışması, görünüşte aile hukukuna dair bir teknik düzenleme gibi sunulsa da, fiilen kadınların ayrılma özgürlüğünü, şiddetten çıkış kapasitesini ve yurttaş olarak bağımsız yaşam kurma hakkını etkiler. Yani sonuç yalnızca mali değil, siyasal ve toplumsaldır.
Yani, nafaka meselesi “mağdur bireyler” anlatısına sıkıştırılamaz. Türkiye’de kadınların düşük işgücüne katılımı, yüksek ücretsiz bakım yükü ve yetersiz kamusal bakım hizmetleri düşünüldüğünde nafaka, aile hukukunun içinde yer alan ama etkisi sosyal politika alanına taşan bir eşitlik meselesidir. Nafakanın sınırlandırılması, çoğu durumda adaleti güçlendirmez; tersine, zaten evlilik içinde birikmiş eşitsizlikleri boşanma sonrasında daha da sertleştirir. Daha adil bir yaklaşım, nafakayı budamak değil; kadın istihdamını güçlendiren, kamusal bakım hizmetlerini yaygınlaştıran, tek ebeveynli haneleri destekleyen ve nafaka tahsilini etkinleştiren bütünlüklü bir sosyal koruma rejimi kurmaktır.
Eğer dolaylı bir sosyal koruma mekanizması olarak nafaka illa kaldırılacaksa, bunun yerine doğrudan koruma mekanizması geçmeli ve kadınlar çalışmadığı tüm süre boyunca işsizlik ücreti almalıdır. Yoksa, yine Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 verilerine göre, incelenen dosyalarda mahkemelerin hükmettiği yoksulluk nafakasının ortalaması 1.179,40 TL; dosyaların yüzde 48,72’sinde ise 501 ila 1.500 TL aralığında nafakaya hükmedilmiş. Elbette yaşanabilir bir asgari ücret ve boşanan kadınlar için işsizlik ücreti bizim de ilk tercihimiz olur, ama birçok kadının yaşamı nafakaya, yani, rakamlarda gördüğünüz gibi, günde bir kuru ekmeğe bağlıyken, bunun da elimizden alınması, “ya açlıktan ölmeyi ya da evde köleliği seç”, demektir.
Ecehan Balta
Sosyoloji eğitiminin ardından siyaset bilimi doktorası yaptı. Araştırmacı. Praksis dergisi Yayın Kurulu Üyesi. Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi Kurucu Ortağı.

