Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Pax Silica, Gazze’deki soykırım ve küresel kapitalizmin krizi

Bu içeriği paylaş:

ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, İsrail’in yüksek yoğunluklu soykırımdan düşük yoğunluklu soykırıma doğru kaymasıyla birlikte, şimdilik uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze’den başka yöne çevirmiştir. Bu soykırım, 75 yılı aşkın süredir devam eden Siyonist yerleşimci sömürgeciliği, işgal ve ırk ayrımcılığının (apartheid) korkunç bir sonucu olabilir; ancak bunu anlamlandırmak için son on yıllarda Ortadoğu ve küresel politik ekonomide meydana gelen köklü dönüşümleri analiz etmek gerekir.

Soykırım dürtüsü, Siyonist projenin her zaman ayrılmaz bir parçası olmuştur. Ancak bu dürtü, küresel kapitalizmin çağsal krizi (epochal crisis) tarafından harekete geçirilmiştir. Ekim 2023’teki El Aksa saldırısı, İsrail’e on yıllardır bekledikleri tarihi fırsatı sunmuştur.  Siyonistler hâlâ ulaşılması zor Eretz Israeli idealinin peşindeyken, ABD çok daha kapsamlı bir projeye öncülük etmektedir; bu proje, Gazze’yi küresel kapitalizmin ve onun çağsal krizinin tam merkezine yerleştirmektedir. Washington-Tel Aviv hattının oyun planında Gazze, küresel kapitalizmin yeni ve daha ölümcül bir aşaması için bir deneme sahası haline gelmektedir. Bu makalede ortaya koymak istediğimiz şey işte bu daha geniş çerçevedir.

Küresel kapitalizmin günümüzdeki krizi çok boyutludur. Yapısal olarak bu, aşırı birikim krizidir; bu terim, muazzam miktarda sermayenin (kârın) biriktirildiği, ancak bu sermayenin yeniden yatırım için üretken çıkış yolları bulamadığı bir durumu ifade eder. Bu aşırı birikim krizi, ulusötesi kapitalistlerin devasa miktardaki artık sermayeyi nereye aktaracaklarını bulmak ve kâr elde etmek için yeni alanlar açmak üzere yağmacı bir arayışa girişmesiyle birlikte, genişleme yönünde yoğun bir baskı yaratmaktadır. Bu şiddetli genişleme, savaş, yerinden edilme ve baskı yoluyla dünya çapında pazarların ve kaynakların ele geçirilmesini de içeriyor. ABD devleti ve onun ötesinde, bizim “Küresel Trumpizm” olarak adlandıracağımız olgu, bu genişleme dalgasında kontrolden çıkmış bir araca dönüşmüştür. Küresel Trumpizmin merkezinde Washington-Tel Aviv hattı yer almaktadır.

İsrail’in soykırımının daha geniş çerçevesini, son yarım yüzyılda sermayenin ulusötesi entegrasyonu ve kapitalist küreselleşmenin yol açtığı küresel sınıf ilişkileri ile iktidar bloklarının radikal yeniden yapılanması oluşturuyor. Batı Asya bölgesinde küreselleşme 1980’lerde başlamış ve 1997’de Orta Doğu Serbest Ticaret Bölgesi’nin (MEFTA) kurulması ile bir dizi ilgili ikili ve çok taraflı bölgesel ve bölge dışı serbest ticaret anlaşmaları, yapısal uyum programları ve IMF denetimindeki kemer sıkma politikalarının ardından 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle hız kazanmıştı.

Bu entegrasyon, finans, enerji, yüksek teknoloji, inşaat, altyapı, lüks tüketim, turizm ve diğer hizmetler alanlarında bir dizi ulusötesi kurumsal ve finansal yatırımı tetikledi. Bu, trilyonlarca dolarlık devlet varlık fonları da dâhil olmak üzere Körfez sermayesini, AB, Kuzey ve Latin Amerika ve Asya’yı da içerecek şekilde dünyanın dört bir yanından gelen sermayeyle bir araya getirerek, hepsini yükselen küresel birikim devrelerine sıkı sıkıya bağladı. Bu şekilde, tüm bölge son yarım yüzyılda ortaya çıkan küresel olarak entegre üretim, finans ve hizmet sistemine dahil olurken, ulusal yönelimli Arap burjuvazileri ulusötesi yönelimli burjuvazilere dönüştü.

İsrail, hariç tutulmak bir yana, 1993’te imzalanan Oslo “barış” anlaşmalarının ardından, İsrailli ve Arap burjuvazilerinin ortak sınıfsal çıkarlar geliştirmeye başlamasıyla birlikte, genişleyen bu bölgesel ve ulusötesi kapitalist ağlara iyice entegre oldu. 2020’de BAE ve Bahreyn, Fas ve Sudan ile birlikte İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak Mısır ve Ürdün’e katılarak İsrail ile ilişkilerini normalleştirdi; bu açılım, Körfez yatırım gruplarının İsrail ekonomisine milyarlarca dolar akıtmasına olanak sağladı. Ekim 2023’teki El Aksa saldırısı ve ardından gelen İsrail kuşatması, normalleşmeyi bir kez daha askıya aldı. “Barış Kurulu” (bundan böyle Soykırım Kurulu) etrafında şekillenen yeni ABD-İsrail stratejisi, Arap ülkeleri ve bölgedeki diğer devletleri yeniden İbrahim mimarisine dâhil etmeyi amaçlıyor.

DONALD TRUMP, 22 OCAK 2026’DA İSVİÇRE’NİN DAVOS KENTİNDE DÜZENLENEN DÜNYA EKONOMİ FORUMU’NDA “BARIŞ KURULU”NU DUYURDU. (FOTOĞRAF: ©2026 DÜNYA EKONOMİ FORUMU / BENEDIKT VON LOEBELL)

Filistinliler ‘artık insanlık’ haline geliyor

Yirminci yüzyılın sonlarında küreselleşme hız kazanana kadar, İsrail’in Filistinlilerle olan ilişkisi, sömürgeci gücün sömürge halkının topraklarını ve kaynaklarını gasp edip ardından emeklerini sömürdüğü klasik sömürgeciliği yansıtıyordu. Ancak Orta Doğu’nun küresel ekonomiye entegrasyonu, kitlesel işçi ve sosyal hareketlerin yayılmasına ve tabandan gelen demokratikleşme baskılarının alevlenmesine katkıda bulundu; bu durum Filistin intifadalarında, Kuzey Afrika’daki işçi hareketinde, artan toplumsal hoşnutsuzlukta ve 2011 Arap Baharı ayaklanmalarında kendini gösterdi.

Filistin intifadaları, İsrail’in Yahudi devletini etnik olarak arındırma çabası ile ucuz, etnik olarak ayrıştırılmış işgücüne duyduğu ihtiyaç arasında karşı karşıya kaldığı tarihsel gerilimi şiddetlendirdi. Ancak 1990’larda başlayan küreselleşme, İsrail’e mülksüzleştirme/aşırı sömürü ile mülksüzleştirme/sürgün arasındaki bu gerilimden, ikincisi lehine bir çıkış yolu sağladı. Kapitalist küreselleşme, Küresel Güney’de sürekli yerinden edilme dalgalarına yol açmış ve bu dalgalar, geniş bir iç ve ulusötesi göçmen ordusu oluşturarak, ulusötesi işgücü hareketliliği ve istihdamı için yeni bir sistemin doğmasına neden olmuştur. Dünyanın dört bir yanındaki egemen grupların, işgücünü zayıflatmak ve artı değer sömürüsünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla işgücü piyasalarını yeniden düzenlemesini mümkün kılmıştır.

Bu geçici göçmen işgücü sistemi dünya çapında yaygın bir olgu olmakla birlikte, siyasi bakımdan sorunlu Filistinli işgücüne duyulan ihtiyacı ortadan kaldırdığı için İsrail için özellikle cazip bir seçenek haline geldi. 2010’lara gelindiğinde, Tayland, Çin, Nepal, Sri Lanka, Hindistan, Doğu Avrupa, Filipinler, Kenya ve diğer yerlerden gelen yüz binlerce – bazı tahminlere göre 600.000’e varan – göçmen işçi İsrail tarım sektöründe ve giderek artan bir şekilde ekonominin diğer sektörlerinde baskın işgücünü oluşturmaya başladı. Bu işçiler, dünyanın her yerinde göçmen işçilerin karşı karşıya kaldığı aşırı sömürü ve ayrımcılığın aynı güvencesiz koşulları altında çalışıyordu.

2023 Hamas saldırısının hemen ardından İsrail, ülkede kalan 10.000 Filistinli işçiyi Gazze’ye geri gönderdi. 2024’ün başlarında, savaşın ortasında bile, binlerce Hintli ve diğer yabancı işçi onların yerini almak üzere İsrail’e akın ediyordu. Böylece Filistin proletaryası, giderek daha da dışlanan bir artık nüfus haline geldi. 1993’te, tam da Oslo Anlaşmaları’nın imzalandığı yıl, İsrail “kapatma” politikasını devreye soktu. Bu politika, işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin tecrit edilmesini, etnik temizliğin ve yerleşimci sömürgeciliğinin keskin bir şekilde tırmandırılmasını içeriyordu.

Filistinli proletarya, ucuz işgücünden artık insanlığa dönüşürken, sadece topraklarının ve topraklarının altındaki kaynakların gasp edilmesinin değil, aynı zamanda Orta Doğu genelinde yeni bir küresel kapitalist genişleme dalgasının da önünde bir engel oluşturdu. Bu şekilde, soykırımcı baskılar artmaya başladı. Soykırım, Siyonist devlet için ve aynı zamanda Gazze ve Batı Şeria’nın kuşatılmasını bir tür ilkel birikim olarak gören, ulusötesi kapitalist sınıfın en şiddetli ve yağmacı kesimleri için giderek daha cazip bir seçenek haline geldi.

Pax Silica ve Soykırım Kurulu

İMZACILAR, 12 ARALIK 2025 TARIHINDE WASHINGTON, D.C.’DE DÜZENLENEN ILK PAX SILICA ZIRVESI’NDE IMZALANAN BILDIRIYI GÖSTERIYORLAR. (FOTOĞRAF: ABD DIŞIŞLERI BAKANLIĞI)

Soykırım Kurulu’nun daha geniş giderek belirginleşiyor; dikkatlerimizi günümüzdeki küresel sarsıntının merkezinde yer alan yeni bir ulusötesi sermaye hegemonik kompleksine çekiyor. Bu üçlü blok, dev teknoloji şirketlerini, ulusötesi finans sermayesini ve askeri-sınai-baskı kompleksini bir araya getiriyor. Büyük teknoloji şirketleri (Big-Tech), dijitalleşmiş kapitalizmin tüm ekosistemini denetleyerek sahip oldukları muazzam yapısal gücü faşist devlet aracılığıyla doğrudan siyasal kontrole dönüştürüyorlar. Bu blok, gündemini ilerletmek için, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin çözülmesiyle ortaya çıkan çok sayıdaki patolojik siyasal belirtiden biri olan “Küresel Trumpizm”e yönelmiş durumda.

Yeni dijital teknolojiler ve bunları kontrol eden milyarderler, küresel siyasal ekonominin radikal biçimde yeniden yapılandırılmasına öncülük ediyor. Büyük çoğunluğu ABD ve Çin merkezli olan önde gelen teknoloji şirketleri, dünyanın dört bir yanından yatırımcıları kendilerine çekerek devasa miktarlardaki artık sermayeyi emiyorlar. Dünyanın en büyük 20 teknoloji şirketinin toplam piyasa değeri 2025 yılında 20 trilyon doları aşmıştı; bu rakam küresel borsa değerinin yaklaşık beşte birine karşılık geliyordu.

Büyük teknoloji şirketleri ve onların etrafında kümelenen ulusötesi sanayi ve ticaret sermayeleri, dünyanın önde gelen teknoloji firmalarının yarısından fazlasına sahip olan dev küresel finans konglomeratlarıyla iç içe geçmiş durumdadır. 2022 yılı itibarıyla dünya genelinde trilyonlarca dolarlık varlığı yöneten 33 yatırım yönetim şirketi bulunuyordu; bu sayı 2017’de yalnızca 17 idi. Bu sermaye devleri toplamda 83 trilyon doların üzerinde varlığı kontrol ediyor, yani aynı yıl küresel GSYH’nin değerinin beşte dördünden fazlasını. Silikon Vadisi ve onun finansal destekçileri, savaş ve baskı amaçlı dijital teknolojilere yönelirken askeri-sınai-baskı kompleksiyle bütünleşmekte ve böylece sermaye iktidar eksenini tamamlamaktadır. Bu eksen ise giderek otoriter, diktatoryal ve faşist devletlerle hizalanmaktadır; bunun en ürpertici göstergelerinden biri, Palantir’in Nisan ayında X platformunda yayımladığı 22 maddelik manifestodur.

Bu yeni sermaye kompleksi, giderek dijitalleşen, otomatikleşen ve küresel ekonomi ile toplumsal yaşamın içine yerleşen ulusötesi savaş, toplumsal kontrol, baskı ve gözetim sistemlerine yoğun olarak yatırım yapmaktadır. Bu sistemler, bir yandan birikmiş artık sermayenin değerlendirilmesi için önemli bir çıkış alanı yaratırken, diğer yandan yeni pazarlara ve kaynaklara erişim sağlamaktadır. Sermaye bloğu İsrail’e; onun teknoloji sektörüne, savaş makinesine ve soykırımına yoğun biçimde yatırım yapmıştır. Birleşmiş Milletler’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları özel raportörü Francesca Albanese’nin Temmuz 2025 tarihli İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine başlıklı raporu, İsrail’in savaş ve işgal mekanizmasıyla ortaklık kuran 1.650 ulusötesi şirkete atıfta bulunmaktadır. Raporda özellikle adı geçen 60 şirketlik liste, adeta bu yeni hegemonik sermaye bloğunun “Kim Kimdir” kataloğu niteliğindedir.

İsrail’in yeni sermaye iktidar ekseni içindeki kritik rolü de burada ortaya çıkmaktadır. İsrail, dünyanın üçüncü büyük teknoloji merkezidir. Yüksek teknoloji, askeri-sanayi, güvenlik ve gözetim kompleksine dayalı bir küreselleşme modeli geliştirmiş; bu yapı da ulusötesi finans sermayesinin ağlarına entegre olmuştur. Tıpkı parçası olduğu küresel ekonomi gibi, sürekli yerel, bölgesel ve küresel şiddet, çatışma ve eşitsizliklerden beslenmektedir. Sonsuz yıkım ve yeniden inşa döngüleri yalnızca silah sanayisine değil; mühendislik, inşaat, enerji, yüksek teknoloji ve çok sayıda başka sektöre de kâr olanakları yaratmaktadır.

İsrail’in Gazze’deki soykırımı ve onu takip etmesi planlanan Soykırım Kurulu, ulusötesi sermaye birikiminin yeni biçimlerinin korkunç laboratuvarlarıdır. ABD Dışişleri Bakanlığı, hegemonik sermaye bloğunun öncülük ettiği yeni küresel düzeni Pax Silica olarak adlandırmıştır. Ortadoğu, İsrail ile Körfez monarşileri arasındaki ittifaka dayanan Pax Silica’nın bölgesel koridoru olarak tasarlanmıştır. Bu ittifakın, Trump tarafından Ocak 2026’da Dünya Ekonomik Forumu toplantısında ilan edilen Soykırım Kurulu aracılığıyla kurumsallaştırılması öngörülmüştür.

İsrail, hem dijital hem de askeri teknolojiler alanında küresel bir güç merkezi olup bu iki alanı Filistinlilerin baskı altına alınmasında birleştirmiştir. Ekim 2025’te açıklanan Gazze için 20 maddelik “barış planı”, Gazze’nin “yeniden kalkındırılmasını”, yatırım çekmeye elverişli “modern ve etkin bir yönetişim” yapısını ve bir “özel ekonomik bölge” kurulmasını öngörüyordu. Bunlar, Gazze Şeridi’nin ulusötesi kapitalist yağma ve denetime açılması niyetlerini yansıtan basmakalıp ifadelerdir. Sadece Gazze’de değil, tüm Ortadoğu’da öngörülen bu yeni yatırım dalgası, öncelikle ateşkes yoluyla Gazze meselesinin “çözülmesine” ve ardından da ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in ifadesiyle, “Filistin meselesini geri plana iterken İsrail için Ortadoğu’da daha kapsamlı ittifaklar kurulmasının önünü açacak” olan İbrahim Anlaşmaları’nın yaygınlaştırılmasına bağlıydı.

Gazze için tasarlanan küresel kapitalist projenin gerçek kapsamı, 20 maddelik planda değil, ateşkes anlaşmasından önce basına sızdırılan ABD hükümeti kaynaklı Gaza Reconstruction, Economic Acceleration and Transformation (GREAT) önerisinde ortaya çıktı. Yüksek teknolojiye dayalı bir Pax Silica merkezine ilişkin ürkütücü vizyon, asıl olarak bu belgede ayrıntılarıyla ortaya konulmaktadır.

GREAT planı, Filistinlilerin başka ülkelere “gönüllü” olarak göç etmelerini, yapay zekâ destekli yüksek teknoloji mega kentlerinin kurulmasını ve Abraham Anlaşmaları’na katılacak, yetkileri belirsiz ve oldukça sınırlı bir Filistin otoritesinin oluşturulmasını öngörüyordu. Gazze’de kalmalarına izin verilen Filistinliler ise İsrail’in biyometrik gözetim sistemleri, kontrol noktaları, satın alma davranışlarının sürekli izlenmesi ve İsrail ile normalleşmeyi teşvik eden Siyonist eğitim programları aracılığıyla sıkı denetim altında tutulacak memurlar, profesyoneller ve emekçiler olarak işlev göreceklerdi. Böylece İsrail’in işgali ve toplama kampı yönetimi fiilen kurumsallaştırılmış ve resmileştirilmiş olacaktı. GREAT vizyonunda Gazze Şeridi, planın “Yeni İbrahimî Mimari” (New Abrahamic Architecture) olarak adlandırdığı bölgesel düzenin ileri karakolu ve geçiş kapısı hâline dönüştürülmektedir.

Gazze, yirmi birinci yüzyılın ilk yapay zekâ savaşı; algoritmik bir soykırım oldu. Eğer Küresel Trumpizm başarılı olursa, Gazze bu kez egemen sınıfların teknokratik otoriterlik, kan ve sermaye aracılığıyla yönetim tekniklerini sınadıkları bir laboratuvara dönüşecektir. Ocak 2026’daki Davos zirvesine davet edilen 60 ülkeden – Endonezya, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de aralarında bulunduğu – yaklaşık 25’i başlangıçta Soykırım Kurulu’na katılmayı kabul etti. Rusya ve Çin dahi kurulun oluşturulmasına ilişkin BM Güvenlik Konseyi kararını veto etmedi. İsrail ve Netanyahu’nun bu kurulda yer alıyor oluşu ise bu aleni maskaralığın en iğrenç yönlerinden biridir.

Bugün Washington ile Tahran arasındaki kırılgan ateşkes hâlâ belirsizliğini korurken, İsrail 2025 yılı boyunca “güvenlik” gerekçesiyle Filistin, İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen dâhil altı ülkeye saldırmıştır. Ayrıca Gazze’ye yardım götüren filolara Tunus, Malta ve Yunanistan açıklarında müdahalelerde bulunmuştur. İran’a karşı ABD ile birlikte yürüttüğü savaş üçüncü ayına girerken, güney Lübnan giderek ikinci bir Gazze’ye dönüştürülmektedir.

Öte yandan düşük yoğunluklu soykırım da sona ermiş değildir; aksine İsrail yeniden yüksek yoğunluklu aşamaya dönme tehdidinde bulunmaktadır. İran ateşkesinden sonra Gazze’ye yönelik saldırıların yüzde 35 oranında arttığı bildirilmektedir. Bölgesel çatışmaların nasıl sonuçlanacağını öngörmek mümkün değildir. Ancak kesin olan şudur ki, küresel kapitalist sistem kendi patlayıcı çelişkilerinin ağırlığı altında çatırdarken, hem bölgesel hem de küresel siyasal manzara köklü biçimde yeniden şekillenmektedir. İran’a yönelik savaş ve Lübnan’a dönük saldırılar, Gazze soykırımının siyasal hedeflerini ve dinamiklerini tüm bölgeye yaymaktadır. Buna karşılık Filistinliler de son bir yüzyıldır yaptıkları gibi direnmeye devam edeceklerdir.

 

BAŞLIKTAKİ GÖRSELİN BİLGİSİ: İSRAIL ORDUSU TARAFINDAN 12 KASIM 2023 TARIHINDE YAYINLANAN FOTOĞRAFTA, İSRAIL ASKERLERININ GAZZE ŞERIDI’NIN KUZEYINDE KARA HAREKÂTI YÜRÜTTÜĞÜ GÖRÜLÜYOR. (IDF/XINHUA ARACILIĞIYLA DAĞITIMA SUNULMUŞ) (FOTOĞRAF: © CHEN JUNQING/XINHUA, ZUMA PRESS APAIMAGES ARACILIĞIYLA)

Yazı, 24 Mayıs 2026 tarihinde Mondoweiss‘te yayımlanmıştır. Metnin Türkçeye çevirisini Praksis Güncel editörleri gerçekleştirmiştir.

 

William I. Robinson

Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara'da (UCSB) sosyoloji profesörüdür. Aynı zamanda Latin Amerika ve İberya Çalışmaları ile UCSB'deki Küresel ve Uluslararası Çalışmalar programlarına bağlı olarak görev yapmaktadır Akademik araştırmaları makro ve karşılaştırmalı sosyoloji, küreselleşme ve ulusötesileşme, politik ekonomi, politik sosyoloji, kalkınma ve toplumsal değişim, göç, Latin Amerika ve Üçüncü Dünya üzerine odaklanmaktadır. Son kitabı Can Global Capitalism Endure? 2022'de yayımlanmıştır.

M. Gürsan Şenalp

2002'den bu yana Atılım Üniversitesi İktisat Bölümü’nde çalışmaktadır. 2023-2025 yılları arasında Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara'da misafir öğretim üyesi olarak araştırmalar yapmış ve dersler vermiştir. Ulusötesi Kapitalist Sınıf Oluşumu: Türkiye ve Koç Holding Örneği (2012) başlıklı kitabının yanı sıra Praksis, Birikim, Fiscaoeconomia, Science and Society, Capital and Class gibi dergilerde yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır. Praksis dergisi editörlerindendir

Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.