Praksis Güncel

güncel tartışma platformu

Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendi’si: Faşizmin edilgin bireyi (*)

Bu içeriği paylaş:

1940’lar tam ortasından ikiye bölünmüş bir on yıldır. 40-45 arasını İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, 45-50 arasını ise savaş sonrasının umudu yansıtır. Sabahattin Ali, işte tam da bu dönemin başında, 1940 yılında Hakikat gazetesinde tefrika etmeye başlar Kürk Mantolu Madonna‘yı. Üç yıl sonra da kitap olarak yayımlar.[1] 90’lı yıllara gelindiğinde Madonna çok satan bir roman olmuştur.[2]

Ben bu yazıda Madonna‘nın ihmal edildiğine inandığım bir yanına eğilmek istiyorum. Bunu yaparken faşizmin yükselişini ve bireyin rolünü sorgulamaya çalışacağım. En başından belirteyim: Kanımca Sabahattin Ali, Madonna‘da Nazizmin yükselişinin nedenlerini berrak bir bakışla ortaya koymuş, daha da önemlisi bu yükselişin bireyini romantik bir yoldan göstermeye çalışmıştır.

Bu savlarımı metin içinde adım adım geliştirmeyi düşünüyorum. Ele alacağım konuyu iki ara başlıkla sunacağım.

Nazizm ve politikleşmiş toplum

Kürk Mantolu Madonna iki bölümlü bir eser. Eserin ilk bölümü, romanın asıl anlatıcısı olan kahramanının işyerinden arkadaşı Raif Efendi’nin hikayesidir. İkinci bölümde ise Raif Efendinin tuttuğu defteri okuruz. Bu defterde Raif Efendi öncelikle taşra eşrafından bir ailenin oğlu olarak nasıl İstanbul’a geldiğini anlatır. Anlatı burada kalmaz tabii, İstanbul’da tutunamayan Raif Efendi’yi Babası, öyküye göre, sabun yapımı öğrenmeye Almanya’ya gönderir. Raif Efendi Almanya’da bir pansiyona yerleşir.

Roman bize gösterir ki Raif Efendi’nin defterini yazdığı yıl 1933, tam olarak 20 Haziran 1933 gecesidir. Ama kendisinin Almanya’ya gittiği dönem 1920’lerin başıdır. Dolayısıyla anlattığı Almanya’nın 1. Dünya Savaşı sonrası, Nazizm öncesi dönemidir. Sabahattin Ali, bu kısımda dönemin atmosferini uzun uzun ya da detaylı bir şekilde anlatmaz, ancak ustalıkla sezdirir. Özellikle Raif Efendi’nin iki gözlemi bize Nazi partisini iktidara getiren dönemin nasıl bir toplumsallık içerdiğini gösterir.

Raif Efendi’nin, Berlin’e vardığında, kalmak için bulduğu pansiyonda farklı sınıflardan insanlar vardır: Bir müstemleke tüccarı, dul bir kadın ve işsizler. Bu insanların ve pansiyona gelip giden müşterilerin farklılığına rağmen hep aynı konu konuşulmaktadır. Bu konu ise Almanya’yı kurtarmaktır. Raif Efendi, “(h)erkesin Almanya’yı kurtarmak için kendine göre bir fikri vardı” diye anlatır bunu.[3] Raif Efendinin anlattığı ve herkesin ülkesini kurtarmak için fikrinin bulunduğu bir topluma aşırı politikleşmiş toplum diyebiliriz. Sabahattin Ali, 1940 yılının başında bu romanı yazarken faşizm Almanya’da iktidardadır ve İkinci Dünya Savaşında henüz muzaffer bir konumdadır. Ancak onun anlattığı Nazizm eşiğindeki toplum, 1. Dünya Savaşında alınan yenilginin ve devrim girişimi iki defa kanla vahşice bastırılan devrimcilerin yenilgisinin etkisiyle aşırı politikleşmiştir. Her yerde siyaset konuşulmaktadır, Raif Efendi’ye göre odasını temizlemeye gelen hizmetçi bile siyaset konuşmaya çalışmakta ve bir gazeteyi takip etmektedir. Ancak bu siyasi konuşmalar ya da memleket kurtarma reçeteleri her birinin şahsi ve sınıfsal menfaatlerine bağlıdır. Her sınıf ya da katman, kendi çerçevesinden yıkımın etkilerini değerlendirmekte ve başka bir sınıf ya da katmanı sorumlu tutmaktadır. Örneğin müstemleke tüccarı harp açan imparatora kızmaktadır. Pansiyon müşterilerinin oluşturduğu mikro evren, aslında Almanya’nın içinde bulunduğu hali yansıtmaktadır.

Peki bu aşırı politikleşmiş toplumu biz sadece pansiyon müşterilerinin kendileri arasındaki tartışmalardan mı anlıyoruz? Madonna‘da Sabahattin Ali, başka ipuçları da verir. 1920’lerin başından söz ediyorsak Almanya’da Nazi iktidarının henüz emekleme aşamasında olduğunu varsaymamız gerekiyor. Sosyalist hareket -bölünmüş ama halen- güçlüdür ve polisler her sabah ihtilalci bildirileri duvarlardan yırtıp almaktadır[4]. Bu aslında, politikleşmenin bir başka önemli göstergesidir. Politik iletişimin “ihtilalci beyannameler” üzerinden yoğunlaşması, politikanın elitler arasındaki bir tartışma ya da uzlaşmadan çıkarak sokağa indiğinin göstergesidir. Bu gösterge bize bu politikleşmenin yönünü verecektir.

Spinozacı anlamda konuşursak, insanların bu karşılaşmaları örgütlemesi kendilerinin dışından gelmeyen ve etkinliklerini artıran bir biçim alıyorsa burada politikleşmenin faşizme varmayacağı söylenebilir. Ancak faşizmde karşılaşmaların örgütlenmesi kudret arttıran bir etkinlik değildir, aksine kendilerinin dışından gelen bir etkinliktir. Faşizmde tüm etkinlikler, kudret artıran etkinlikleri bozmak üzere örgütlenir, o yüzden istihbarat, polis, askeri örgütler, paramiliterler çok güçlüdür. Günlük hayatta çeşitli faşistleşme pratikleri, bu saydıklarımın giremediği alanlarda kudretlerin artırılmasını gerek fiziki gerek manevi şiddetle bozmaya çalışır. İşte bu yüzden de “keder” üretir ama bu üretim hep “Deutschland über alles[5] için olduğundan yönetilir de. Walter Benjamin’in tespitiyle “politikanın estetize edilmesi”dir söz konusu olan.

Nazizm ve edilginlik

Kitabın kanımca en sarsıcı bölümü olan son kısmında Raif Efendi’nin hasta yatağında kendi geçmişiyle hesaplaşmasını işyeri arkadaşı dolayımı ile okuruz. Burada tüm kitap boyunca karşımıza çıkan edilginlik şahikasına varır. Orhan Koçak, bu durumu “lüzumsuz adamlık” olarak ele alır[6]. Ben bu yorumu da kabul ederek, edilginliğin sürekliliği demek istiyorum. Spinoza’daki anlamıyla edilginlik bedenimizin etki gücünü azaltan ya da engelleyen haldir, bu hal hakkında da bir fikrimiz varsa, bir duygulanış içindeysek edilginsinizdir. Bir başka deyişle, içinde olduğumuz ve etki gücümüzü azaltan halin birebir nedeni değilsek, yani halin nedeni bizim duygumuzdan çıkmıyorsa, o zaman Spinoza’ya göre biz edilginizdir. Edilginliğimiz sürekli ise “keder” üretiriz. Keder de bu anlamda zihnin yetkinliğini azaltan bir durumdur. İşte burada görüyoruz ki Raif Efendi’nin tüm hayatı kendi etkinliğini azaltan biçimde keder içindedir. Kederi edilginliğinin sürekliliğinden kaynaklanmaktadır.

Bunu örnekleyelim: Raif Efendi’nin anı defterine baktığımızda, bana göre, hayatına dair üç önemli olay görüyoruz. İlki İstanbul’a gitmesi, ikincisi memleketine geri dönmesi ve üçüncüsü de bir rastlantının etkisiyle hastalanmasıdır. Yine defterden öğreniyoruz ki Raif Efendinin İstanbul’a gitmesi de oradan Almanya’ya gitmesi de kendisine dışarıdan yüklenmiş, baba otoritesinden kaynaklanmıştır. Almanya’ya gitmenin kendi etkinliğini arttırması düşünülür ama Raif Efendi burada etkinliğin içinde değildir. Kararı kendisi vermemiş, isteğini ortaya koyamamıştır. İstanbul ya da Berlin, onun için kendi etkinliğini arttırmamaktadır.

Almanya’da Kürk Mantolu Madonna olan Maria Puder’e aşık olmuştur. İşte belki de hayatında etkin olduğu tek yaşantı burada gerçekleşmiştir. Puder’in peşine düşmüş ve ondan vazgeçmemekte ısrar etmiştir. Ancak Türkiye’de babasının ölmesi, onu yine edilgin kılan bir sürece sokmuş, memleketine geri dönmek zorunda kalmıştır. Burada Puder’in de Türkiye’ye geleceği koşulları hazırlamaya çalışmıştır. Fakat Puder’den bir daha haber alamaması, Raif Efendi’ye onun kendisini terk ettiği sanısına kaptırmış, hayatındaki rastlantıların akışına kendisini koyuveren bir edilginlik içine girmiştir yeniden. Şöyle bir sarmalı vardır Raif Efendi’nin, bir etkinlik içine girmesi ancak hayatındaki karşılaşmalara müdahalesi ile söz konusu iken, hemen ardından bir edilginlik içine düşmekte ve kederi de süreklileşmektedir. Puder’i memleketine getirecek bir çaba içine girerken etkin olmakta ama ondan haber almamaya başlamasıyla birlikte, okuyucuya inanılmaz gelen biçimde edilginlik içine düşmektedir. Ne başka iletişim yollarını araştırmakta ne de kalkıp Almanya’ya gitmektedir. Kaderini kabullenmektedir sessizce.

En sarsıcı olan üçüncüsüdür. Raif efendi talihsiz bir rastlantı yaşamıştır. Zaten onu hasta yatağına düşüren de bu rastlantıdır. Defterin anlatısına göre, esasen 20’lerin başından ortasına kadar olan bir dönemdedir. Defterin sonlarına doğru 20 Haziran 1933’e geliyoruz artık. Dolayısıyla, Raif Efendi artık Nazilerin iktidarda olduğunu bilmektedir. Raif Efendi’nin bunu bilmediğini düşünemeyiz. Çünkü hem çok iyi Almanca bilmektedir hem de aslında dünyada olan bitene ilgisi vardır. Raif Efendi bir “lüzumsuz adam” olabilir ama siyasi atmosferle ilgili isabetli gözlemleri vardır. Dolayısıyla Nazilerin Yahudi düşmanı politikalarından haberdar olduğunu düşünebiliriz. Daha ileri giderek buna özel ilgi gösterdiğini bile varsayabiliriz, çünkü Maria Puder de Yahudi’dir. İşte 1930’ların Nazi Almanya’sından Ankara’ya gelen eski pansiyon müşterilerinden Frau von Tiedemann’la ya da yeni ismiyle Frau Döppke’yle karşılaştığında konuşmaya başlarlar. Konuşurken öğrendiği iki gerçek onu hasta yatağına düşürür. İlki Maria Puder’in yıllar önce Raif Efendi’nin çocuğunu doğururken ölmüş olmasıdır. İkincisi daha da sarsıcıdır, çocuk buradadır. Frau von Tiedemann’ın yanındaki çocuk, aslında Maria Puder’in yani kendisinin çocuğudur. Bunun etkisini daha atlatamadan Frau von Tiedemann çocuğu da alıp Berlin’e gidecek trene biner. Raif Efendi, yeni öğrendiği çocuğu için hiçbir şey yapmaz. Burada olan şey, sadece çocuğuna sahip çıkmamak değildir, çocuğunu bir nevi ölüme göndermektir. Edilginlik üst boyuttadır artık, “keder” tüm hayatı kuşatmıştır, Nazilerin soy kıracağı Almanya’ya Yahudi bir çocuk, Maria Puder ile kendi çocuğunu göndermiştir Raif Efendi. Sonunda da bir daha yataktan kalkmamak üzere hastalanır.

Sonuç

Bana göre, Sabahattin Ali, Raif Efendi’nin kişiliğinde faşizmin üzerinde egemenlik kurduğu bireyi anlatmıştır. Edilginliğin sürekliliğinde hiçbir etkinliği örgütleyemeyen bir bireydir bu. Hiçbir karşılaşmayı kendisine yöneltemez, kudretini artıran karşılaşmalara giremez. Uğruna yataklara düştüğü sevgilisinden olan kendi kızını bile ölümden koparıp alamaz. Anca, yataklara düşer.

Tabii yazarının olağanüstü öngörüsüne hayran olmamak elde değil. Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı 1940’lı yılların ilk yarısında yazmıştı. Başlarken, 40’ların ikinci yarısının umut olduğundan söz etmiştim. Ancak bu mutlak bir umut değil ne yazık ki. Faşizmi taşıyan bireyi anlatan Madonna‘nın yazarı, Ali, faşizm karşısında edilgin olmanın sonuçlarını hayatıyla da göstererek ayrılmıştır aramızdan, 1948 yılında tırnağının kiri olmayacak bir faşist tarafından katledilmiştir.

(*) Bu yazı daha önce Paz dergisinin 2017 yılında yayımlanan 4. sayısında çıkmıştı. Dergi dağıtıma giremedi, pdf olarak dağıtıldı. Ben o yazıyı biraz değiştirdim. Bu vesile ile Paz ekibine de sevgilerimi iletiyorum.

(**) Görseller ChatGPT yapay zekası olan Hafıza Dalgası tarafından oluşturulmuştur.

[1] Filiz Ali vd., Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014, s. 26.

[2] Kitabı şu an yayımlayan Yapı Kredi Yayınlarında Mart 2017 itibariyle 85. baskıya ulaşmıştır. YKY’de 1998 yılından itibaren basıldığını belirtirsek popülerliğinin derecesini daha iyi anlarız. (Dipnota dipnot: Ben yazıyı 2017 yılında yazmıştım, şimdi ise iş bambaşka bir hüviyete büründü. Madonna sadece YKY’de 122. baskıya ulaştı. Telif hakkının kalkmasıyla 30’dan fazla yayınevi yeniden bastı. Daha da ilginci, Madonna in a Fur Coat adıyla Penguin Classic serisinden çıktığında yurt dışında da aynı biçimde çok satanlar arasına girdi.)

[3] Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul, 58. Baskı, 2013, s. 52.

[4] Age, s.65.

[5]Deutschland über alles” ifadesi Almanca bir slogandır; “Almanya her şeyin üstünde” / “Almanya her şeyden önce” gibi çevrilebilir. Bu ifade Das Lied der Deutschen’in bir dizesi olarak bilinir; tarihsel bağlamı nedeniyle bugün çoğu yerde milliyetçi/üstünlükçü çağrışımla anılır. Das Lied der Deutschen (“Almanların Şarkısı”), 1841’de yazılmış bir Alman yurtsever şarkısıdır. Şiiri August Heinrich Hoffmann von Fallersleben, müziği ise Joseph Haydn’ın 1797 tarihli “Gott erhalte Franz den Kaiser” melodisinden alınmıştır. Günümüzde şarkının yalnızca üçüncü kıtası, Almanya’nın resmî millî marşı olarak kullanılmaktadır.

[6] Orhan Koçak, “Yeni bir kozmopolitizm mi, yoksa melankolinin süregiden hükmü mü?”, Birikim, 335, Mart 2017, s.72.

Fuat Özdinç

Praksis Dergisi Yayın Kurulu üyesi. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde lisans eğitimi gördü. Doktora eğitimini Gazi Üniversitesi SBE Siyaset ve Sosyal Bilimler Ana Bilim Dalı'nda, Hegemonya Krizi ve Türk Sağı: Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti Örneği başlıklı teziyle tamamladı.

Bu yazı için gösterilecek etiket bulunmamaktadır.